:..:::::FiLiSTiNLiYiZ:::::...:


İslam ümmetinin ve işgal altındaki bütün İslam topraklarının tamamen özgürleştiği, müstekbir, haçlı ve siyonistlerin tarihin çöplüğüne atılıp tevhid sancağının yeryüzünün her bir yanında dalgalandığı güne kadar şehidlerimizin kutlu hatıratına sadık kalacağımıza Rabbimize söz veriyoruz RabbİM

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım


Ümmetin İmtihanı Gazze

Tarih: 10:11, 23/3/2009

Üç arkadaş, televizyonun karşısına oturmuştu. Az sonra haberler, Filistin mezalimini ciğerleri tutuştururcasına, yürekleri dağlarcasına sunuyordu. Gözler çeşme olmuş, gönüller ahu zar içinde figan eyliyordu. Her biri ruhen Gazze sokaklarındaydı. Dua silahıyla zalimin, Siyonist vahşetin tepesine ebabil misali lanet ateşini saçıyordu. Minik bebekleri arkalarına alıyor, bedenlerini siper ediyordu ölüm kusan bombalara… Ah, acziyet ne acı şeydi! Ya Allah’a imanın verdiği tahammül olmasaydı, dayanılır mıydı bunca bela ve musibete? Mazlumca ölüm, şahadetle ebediliğe yol vermeseydi kaldırılır mıydı onca çile yükü? İhanet çemberinin daralttığı bir alanda varlık mücadelesi veren Aksa’nın çocuklarının dramını duygusal figürler haricinde ibret ve hikmet tablosu olarak okumak mümkün değil miydi? Belki de ümmet, Gazze şehrinde “ Allah yolunda cihad ve sabredenlerin ayrışma” imtihanını veriyordu. Dünyevi cazibelerin, mala tamahın, mevki tutkusunun, rızık endişesinin, evlat mazeretinin kaskatı kıldığı kalpler nedamet ateşinde yandıkça yanıyor; tevbe gözyaşlarıyla yıkanıp yumuşuyordu. Ümmetin keyfiyetçe çokluğunun kuru bir avuntu olduğunu öğretecek kemiyetin gerekliliği kendini okutuyordu Filistinli bebeğin kanlara boyanmış nazik bedeniyle… Bu düşüncelerden Yusuf’un seslenişiyle sıyrıldı, Mustafa.
Yusuf:
— Artık, dayanamıyorum! En katı kalpleri bile sızlatan bu tabloları kan çanağına dönmüş gözlerimizle daha ne zamana kadar seyredeceğiz. Hep ah vah etmekle mi kalacağız, şer kazanına vampir iştahıyla atılan mümin bedenleri, minnacık bebekleri gördükçe. Neden düşmanımız, çokluğumuza rağmen bizden ürkmüyor. Üzerimize üzerimize geliyor. Peygamberimiz, kilometrelerce uzaktan korkumuzun düşman kalbine sineceği müjdesini vermemiş miydi? Cahit:
— Evet, Yusuf kardeş! Her birimizin hali bir diğerinden farklı değil şu tüyleri ürperten, kanımızı iliklere kadar donduran mezalim karşısında. “İzzet Allah’ın, Peygamberin ve müminlerindir; lakin münafıklar bunu bilmezler.” Ayeti Allah tarafının daim galip olacağı müjdesiyle bir hakikat terkibi olarak önümüzde durmaktadır. İyilik ve hayrın Allah’tan, kötülüğün ve şerrin nefsimizden olduğunu unutmayalım. Bir de yaşananları sebepler perdesini aralayarak Kuran’ın nurlu ayetlerinin ışığında hikmet gözüyle okuyalım. O zaman iyice göreceğiz ki imtihan bir mihenk taşıdır. Ebede aday olanların kıymet derecelerini belirlemektedir. Ebu cehil gibi kömür ruhlular ile Ebubekir Sıddık gibi cevherleri ayrıştırmaktadır. Bu arada İbni Selül misali ikiyüzlülük maskesine bürünmüş nifak ehlinin de tabiatını deşifre etmektedir. Yusuf:
— Benim kastım bu değil. Elbette imtihan hakikati İsrafil’in sura üfüreceği ana kadar devam edecektir. Kulluğa mebni yaratılan bizlerin “ Allah’a baş eğmek için ilahlaşan otoritelere karşı tevhidi bir bakışla baş kaldırmamız” sorumluluğunun en önemli kısmıdır. Anlamadığım şu: Neden “Müslüman’ım!” diyen milyonlarca Müslüman varken işgale, sömürüye, ezilmişliğe, ölüme, katliama maruz kalanlar biziz. Bir gün Afganistan, sonra Çeçenistan, derken Irak ve şimdi de Filistin… Yarın sıranın bize gelmeyeceği ne malum? Kan, barut, gözyaşı… Dağlara dönüşen çile yığınları hep bizim payımız mı, demiyorum. Müminlerin korku, açlık, mal ve canlardan eksiltilmekle sınanacağı gerçeğine imanım tam! Çığlımızın, feryadımızın arşa yükseldiği; tepkilerimizin sokaklara, meydanlara taştığı bir demde rüzgârımızın zulüm ağacını devirmemesi neden? Konuşulanları dikkatle dinleyen Mustafa, hafifçe yerinden doğruldu. İki arkadaşına yönelirken bakışları Yusuf’a kaydı ve:

-Yusuf Kardeş! Sana hak vermemek elde değil. Gazze, aslında ümmetin imtihanıdır. Müslümanlar bir vücudun uzuvları gibidir, demiyor mu Allah Resulü(s.a.v)? Acı ve sevinçte ortak bir paydaya sahip olan bizlerin bir yanı Kerbela’ysa bugün diğer yanımız Gazze’dir. Sadece bir feryada dahi imdada koşmak bizim için farz iken Filistinli müminlerin feryadını işitmemek zaten olmaz. O vahşet tabloları, şahadet parmağı zulme şahidlik edercesine inmeyen mazlumlar, bebelerin ruh eriten görüntü ve çığlıkları bizi bizden alıp götürmektedir. Ölüm kusan topraklardaki kimi manzaralar ise olayı nasıl algılamamız gerektiği noktasında önemli ipuçları vermektedir. Cahit:
— Mustafa Abi! Burayı biraz daha açabilir misin? Yaşananlar dünyanın gözü önünde cereyan etmiyor mu, olayı göründüğünden daha farklı nasıl algılayalım? Mustafa:
— Evet, kardeş! Her şey şahitlerin şahitliği önünde yaşanıyor. Olayı bir de imtihan ve iman açısıyla değerlendirmeliyiz. İbrahim (a.s), korkunç bir ateş yığınının içine atılırken emrine amade yedi gökleri aşıp gelen meleğe: ‘ Seni bana gönderen beni görmüyor mu?’ ‘Evet, görüyor.’ ‘ O halde hasbunallah ve nimel vekil!’ Olayı teslimiyet ve tevekkülle karşılayalım. Tevekkül, sadece olayları Allah’a havale edip beklemek değildir, tevekkül ateşi gül bahçesine ve serinliğe dönüştüren İlahi nusreti çabuklaştırmaktır. Üzerimize düşeni eksiksiz yapmak zaten boynumuzun borcu, insanlığın gereği, iman kardeşliğinin yardımlaşma şuurudur. Korkaklık ve zillet elbisesine bürünmüş idarecileri hatırımızda tutarken yapılması gerekenler noktasında duyarlılığımızı ve aktivitemizi zaten korumalıyız. Yusuf:
— Allah razı olsun, Mustafa Abi. Bazen duygusal yoğunlaşma bildiğimiz gerçekleri unutmamıza yol açıyor. Peki, başka nasıl bakalım, gelişmelere?
— Zaten ben de sözü oraya getirecektim. Malumunuz şeriat, İslami yaşamın görünen yüzü yani ibadet şekillerini ve muamelatı kapsar. Bu iman cephesinin kabuğudur. Bir de kendisine hakikat ve marifet dediğimiz iç boyut var, İlahi vahyin kılavuzluğunda mümin kul olarak yürürken. Marifet Allah’ı kalp ve ruh boyutuyla kavramadır. Bu kavrayış, olaylardaki manevi dinamikleri oluşturur. Manevi dinamikler de bizleri manen besler. Takvayı her türlü gayri İslamiliğe kalkan yapar. Davranışımızın doğru yönünü bize gösterir. İşte İslam düşmanlarının, küfür cephesinin korktuğu İslami kimlik burada belirir. Yoksa şekil de kalmış, kalp ve ruhu manen beslemeyen bir dindarlığın şirk sütunlarını İbrahim gibi devirme özelliği yoktur. Küfrün elebaşları ve haramzadelerin korktuğu “ Fitne ve fesat kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar mücadele etme” aşkını ve kararlılığını pekiştiren öz dindarlıktır. Tevhidi itikadın kalpte manevi dinamikler oluşturmasıdır. Burada aklıma gelmiş üç olayı zikredeyim. Cahit:
— Hıı! Demek ki iyice bildiğimiz halde bazen göz ardı edebiliyormuşuz önemli hususları. Bu da gösteriyor ki gündemimizi dinimiz belirlemeli ve de gelişmeleri sağlıklı değerlendirmeliyiz. Neyse Mustafa Abi sen devam et!
— Allah razı olsun, Cahit Kardeş! Hz. Peygamber’in(s.a.v) vefatından sonra Müslümanlar İran’ın fethi için sefere çıkarlar. Bu sefer esnasında bir sahabe korkusuzca ve mızrağını yere vurarak İran komutanının çadırına girer. Başı dik bir halde komutanın yanına varır. Komutan hayretler içinde kalır ve: “Seni böyle cesur kılan nedir?” diye sorar. O sahabe: “İslam!” “ Peki, buraya niçin geldiniz?” “ Kulları kulluktan kurtarıp Allah’a kul etmek için.” “ Bu yalın ayaklı halinle benden korkmuyor musun, neyine güveniyorsun?” “ Behey, gafil! Ölümü kurtuluş bilen, şahadeti en yüce mertebe bilen senden korkar mı?” İşte İslam’ın fetih anlayışı ve izzetli davranışın semeresi!
İkinci olay, günümüze aittir. Bir yazıda okumuştum. Bir ülkede İslami çabaları sebebiyle bir genç gözaltına alınır. Artık işkenceler, dayanılmaz bir hale gelmiş. İşkencenin şiddetiyle oradaki sorgucuya sorar: “ Biz daha ne kadar bu çileyi çekeceğiz. Bizim de dinimizi engelsiz yaşayacağımız günler gelmeyecek mi?” cevap oldukça manidardır: “ Ne zamanki bizim kadar mesai yaparsanız!” Cennet bedel bir hizmetin âşıkları olan bizlerin Allah yolundaki samimi uğraşlarımızın İslami zaferi getirmemesi mümkün mü?
Üçüncü olay ise bizi yüz yıl öncesine götürüyor. Nasıl ki şu an zalim ABD Irak’ı işgal etmiş. Yüz yıl önce onun babası İngilizler de bu işgali ve eziyeti yaşatmıştı. Beş vaktin ezanıyla Iraklılar, cemaat için camiye akın ederler. Günübirlik süren bu hal, işgalci İngiliz komutanın dikkatinden kaçmaz. Tabii bu arada epey korkmuştur. Çünkü ona göre insanların yükselen sese icabet edip toplanmaları işgale karşı doğal bir örgütlenmeyi oluşturur. Bu endişesini işbirlikçi bir komutana açar: “ Bu ses nedir?” “ Ezan!” “ Ezan ne demektir?” “ Müslümanların namaz çağrısıdır.” “Peki, niçin topluca gidiyorlar?” “ Bizde cemaatle namaz kılmak faziletli sayılır.” “ Topluca ibadet, işgali sorgulayacak bir örgütlenmeyi getirir o halde.” “ Haa! Komutan bir şeyler olmaz. Müslümanlar dinlerini sadece şeklen yaşıyor. Yani gelenek halini almış bir ritüeldir, ibadet onlar için. Korkmanıza gerek yok. Yalnız, şu ezandaki sözlerin hakikati tam kavransa, Müslümanlar ezan ve sair ibadetlerdeki İlahi hikmeti anlasa şu yeryüzünde değil İngiliz Sömürge İmparatorluğuna hiçbir zalim dikta ve batıl düşünüşe yer kalmaz!” Ezandaki ruhu anlamamaktan gaflete sevinen İngiliz komutan: “ O halde şunlara söyleyin! Günde yirmi kez ezan okusunlar.”
İşte böyledir! Ne zamanki biz İslami bir hayat sistemi bilip imanımızı dilimizden kalbimize oradan da pratiğe taşırsak Üstad Bediizzaman’ın dediği gibi “ Hakiki imanı elde eden kâinata meydan okur.” Ayrıca yüce Allah, rüzgârımızı(kuvvetimizi) dağıtmamamızı şöyle ferman buyuruyor:
“Allah'a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. Bir de yurtlarından refahtan şımarıp-azıtarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve (halkı) Allah'ın yolundan alıkoyanlar gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır. O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: "Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan da korkuyorum" dedi. Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır. Münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar şöyle diyorlardı: "Bunları (Müslümanları) dinleri aldattı." Oysa kim Allah'a tevekkül ederse, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.”( Enfal: 46–49)
Yusuf:
— Allah razı olsun! Umarım cümlemiz böyle bir anlayış ve kanaate sahip olur. Musibet, zorluk ve mazlumiyetimizi doğru değerlendirecek bir kavrayışa erişiriz. Hem artık geç oldu, kalkalım.
Üç arkadaş, Gazze’deki kardeşlerini ve onlar için yapabileceklerini düşüncesiyle evlerinin yolunu tuttular.

İBRAHİM DAĞILMA

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


{ Son Sayfa } { Sonraki Sayfa }