Sehadet
Tarih: 17:20, 21/3/2009
Nur topu gibi bir evlada gebeydi 1978’in o kanlı, o ateşli günlerinde İran. Sancıların artması, doğumun yaklaştığını müjdeliyordu iman dolu yüreklere, zulme direnenlere ve dimdik ayakta durmasını bilenlere. Bu heyecanla kaynıyordu İran sokakları. Halk kabına sığmıyor, aşkla, hasretle bekliyordu o günü. Bitmeliydi bu çile, dinmeliydi acılar. Mazlumun ahı, darmadağın etmeliydi şahı…
Canlardan akan kanlar, insan olanın nefretle andığı eziyetler bitmeliydi artık. Yıllardır vatanından uzakta, sürgün hayatı yaşayan Rehber yurduna dönmeli, halkıyla kucaklaşmalı, beklenen kutlu güne hazırlık yapılmalıydı. İslam bayrağı göndere çekilmeliydi.
Ve 1 Şubat!.. Tarihin kara sayfalarını gömmeye başlayan sımsıcak günlerin incisi. Ayetullah Humeyni’yi vatan topraklarına kavuşturan gün. Milyonlarca coşkulu, sevinçli, gözü yaşlı İran halkı… Bayram günü heyecanıyla doldurmuşlardı önderlerinin geleceği alanı. Onu, yılların ayrılığını unutturmak istercesine, anaların evladını, güvenli bağırlarına bastıkları gibi basmak ve bir daha bırakmamacasına sarmak için bekleşiyorlardı saatlerce yollarda. Ne mutlu direnenlere! Ne mutlu Allâh için canından, evladından ve sevdiklerinden vazgeçerek sabırla mücadele edenlere!...
İşte görülmüştü İmam, karanlık zulmün sisli bulutları arasında, yeni güne merhaba diyen bir güneş gibiydi. Pırıl pırıl parlıyordu yüzü. Adeta hamd ediyordu Rabbine her uzvu. Sevinç gözyaşları sel olup akıyordu caddelerde. Mutluluk nidaları yükseliyordu gökyüzüne. Şenlik için her şey tamamdı. Doğmalıydı artık nurlu bebek yeryüzüne.
Kocasını yitiren gelin, evladını kaybeden anne, bacaklarından olan baba ve ümidini hiç yitirmeyen çocuk kalbinde yeşermeliydi bu sevda. Tükenmeyen imanlar, dökülen kanlar, yitirilen canlar aşkına bitmeliydi acılar, işkenceler ve ölümler. Allâh-u Ekber nidaları doldurmalıydı gökleri. Tüm dünyanın karşısında dikilip, onurla başlar dik tutulmalı, ABD ve İsrail gibi şeytan yuvalarına meydan okunmalıydı. Kanlı gözyaşlarıyla beklenen bebek, yüreklere şifa dağıtmalıydı.
Şehitlerin, sakat kalanların, öksüz ve yetimlerin, dul ve boynu büküklerin gazası mübarek olsun artık!.. Takvimler, üzerindeki kötü izlerden kurtulmak istercesine şiddetle atarken tek tek yapraklarını, 11 Şubat 1979’da takılı kaldı zaman. İşte beklenen gün bugündü. İmam’ın yayınladığı bir bildirinin ardından, doğmuştu nurlu bebek! Tüm putlar yıkılmış, İslam bayrağı dalgalanmaya başlamıştı o günde. Çok acılı ve sancılı bir bekleyiş olsa da, tarifsiz mutlulukla gelmişti İran Müslümanlarının kucağına. Bir şenlikti, bir kurtuluştu İnkılap…
Ama o da ne!... Tek dişli canavar hala doymamıştı masum kanı içmeye. Kanlı gözlerini dikmişti müminlerin üstüne. Kardeşi kardeşe kırdıracak, yediği amansız balyozun darbesinin intikamını almak için çarpışacaktı. Beslediği kargayı salıverdi, minik ama yürekli yavrunun üzerine. Korkunç, şiddetli, kanlı ve dayanılmaz koskoca 8 yıl kılıç biledi İslam Cumhuriyeti adlı bebeğe. Fakat o yılmadı, korkmadı, yüreği Allâh aşkıyla dolu olarak mücadele etti zalimle. Büyüdü… Büyüdü… Küfrün karşısında, her geçen günde, gücüne güç, kalbine iman katarak yürüdü. Kışkırtmalara, dayatmalara, şeytani tuzaklara kulak tıkayarak, sadece ülkesinin değil, dünya Müslümanlarının sevgi ve desteklerini de ardına alarak meydanlarda göründü…
İnkılabın yıl dönümü, önce İranlı Müslüman kardeşlerime, ardından da tüm dünya Müslümanlarına hayırlı olsun diyor, bu uğurda mücadele veren Müslümanların da, Allâh’ın var ve yardımıyla, zafer şerbetiyle şereflenmesini diliyorum. Rabbim bizleri yalnız bırakmasın.
***
İran, mübarek zafere henüz kavuşmuşken, sinsi ve şeytani emellerin kötürüm ellerini yine yakasında buluvermişti. Kutlu zaferin daha üçüncü yılında, onlar Saddam zalimine boyun eğmemek için tüm güçleriyle mücadele ederken, bir başka Şubat, kara bir kabus gibi çöküverdi Hama’nın üzerine. Can, mal ve namus güvenliği alındı elinden. Küçük çocuklar, yaşlı kadınlar, eli silah tutan yiğitler… Hepsi de kendilerince alıyordu bu zulümden nasibini. Korku ve şiddetle kardeş olan yürekler, her düşen bombada, her atılan kurşunda, ölümü beklemenin hüznünü yaşıyorlardı. Zaman ağır ağır ilerlerken, zulüm yüzünü çok öncelerden göstermişti. Suları ve elektriği kesildi canım Hama’nın. Neden diye sormadı aklı selim hiç kimse!.. Çünkü biliyorlardı ki, müşrikler, zalimler, diktatörler… ve kafirler, Müslümanlara tahammül edemiyorlar. Allâh’ın dinini yaşayan herkesi yok etmeye çalışıyor ve ellerinden gelmeyeni ayaklarıyla, silahlarıyla, yahut aynı yalaktan su içtikleri yandaşlarıyla halletmeye çalışıyorlar.
Hama!.. Manen ve iklimen sıcak şehir!. (Hama sıcak demek). Nice alimleri ve mücahitleri bağrında yetiştiren ilim kenti! Müminlerin bıkmadan, korkmadan zalimin karşısında dikilerek mücadelesine tanıklık eden mekan!.. Tahammül edemediler, sindiremediler manevi havanın yüceliğini ve güzelliğini. Binlerce Müslüman’a mezar kılmak istediler seni. Bağrında yetiştirdiğin mücahitlerinden korktular, nefeslerini kesmek, seslerini kısmak için uğraştılar ve başardılar.
İşte yanıyor Hama!.. Göz gözü görmüyor, yükselen çığlıklar, korkunç sessizliğin koynunda kayboluyor. Ve yalnızlığa gömülüyor Hama!.. 30.000’den fazla Müslüman katlediliyor. Merdiven basamaklarında, anasının kucağında, sokakta, yatağında veya bir bardak suyunu içerken susturuluyor binlerce insan. Geriye dönüp bakmadan, vicdanlar sızlamadan…
‘Çöken damlar, sarkan balkonlar, yerlere yıkılan elektrik direkleri. Muz kabuğu gibi ezilmiş ağaçlar, patlayan borulardan akan sulardan oluşan çamur deryaları, bataklıklar… Kubbeleri yerde yatan camiler, yıkılmış minareler. Asfaltlar gözükmüyor, çünkü ters yüz olmuşlar.’ (Orta Doğu Çıkmazı-Cengiz Çandar) Yıkık binalardan, sokaklardan taşan cesetler. Kuşları ötmeyen, maviyi unutmuş gökyüzü…
Ah şehit Hama!.. Tarihe kara bir sayfa, benzersiz bir katliam, acısı dinmeyen bir yara olarak kazındı yaşadıkların. Masumların, günahsızların, müminlerin şehadeti kar kalmayacak onların yanlarına. O an yaşananlar, katledilen Müslümanlar, hiçbir zaman silinmeyecek hafızalardan. Üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen silinmediği gibi. Hep hatırlayacak, Allâh düşmanlarının, zaman, mekan, isim veya suretleri değişse de, zihniyetlerinin değişmeyeceğini her daim haykıracak ve onlara karşı uyanık olmaya çalışacağız.
Rabbim, Hama katliamının sorumlularını ve Müslümanların nice bölgelerde, nice eziyetlere katlanmalarına neden olanları kahretsin!
***
Zamansız sisli bulutlar kaplamıştı gökyüzünü. Önce arsız bir helikopter sesi duymuş, ardından gelen kahredici sessizliğin anlamsızlığı içinde kıvranmıştı. Başını pencereden uzattığında, dışarının ürkütücü suskunluğu, yollarda yığılan insanların garip kıvranışları dehşete düşürmüştü beynini.
Sokağa fırlamak için davrandığında, kafesteki kuşun can çekişen haliyle toslaşan bakışları, burnuna gelen iğrenç kokunun da etkisiyle donuklaştı sanki. Kardeşinin kolundan tutup, dışarı attılar kendilerini. Yollarda koşmaya çalışırken ortalığı kolaçan ediyor, yürümeye mecali kalmayan, kusmaktan gücü tükenen insanları gördükçe anlamaya çalışıyordu olanları.
Gökyüzü neredeyse başlarının üzerine kadar alçalmış, kara kollarıyla insanları sarmaya çalışıyordu adeta. Gözlerinin bakmaktan yorulduğunu, görüş açısının daraldığını hissediyor, tüm kuvvetiyle ovabildikçe ovuyordu. Rüzgarı kontrol edip ters istikamete doğru olabildiğince hızlı gitmeye çalışırken, kardeşinin duraklamasıyla sendeledi.
“Gözlerin kan çanağı gibi kıpkırmızı olmuş…” İnekler, koyunlar, köpekler, kuşlar ve insanlar tek tek yerlere yığılıyordu. Daha fazla dayanamayan çocuklar, yaşlılar ve zayıflar yol kenarında sıralanmış, gelecek ölümlerini beklerken inliyorlardı. Anlamıştı genç kız başlarına gelen felaketin ne olduğunu. Zalim Saddam ve uşakları, ‘napalm bombası’ yağdırmıştı üzerlerine. Binlerce insanı acımadan, sessizce ve kısa sürede ölüme mahkum etmişti alçaklar. Daha fazla dayanamadı dizleri, bırakıverdi kendisini. Gitgide hafiflediğini, sisli bakan gözlerinin iyice karardığını, başının döndüğünü ve boşlukta sallandığını hissetti…
O ve onun gibi beş binden fazla Kürt halkı katledilmişti üç dört saat içinde. On binden fazla yaralı, acılı ve binlerce kör halk bırakmıştı katliamının ardından Saddam. İran’la savaşının sekizinci yılında, kininden, insansızlığından, zalimliğinden ödün vermeden kan kusturmuş, genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden binlerce insanı katletmişti Halepçe’de.
Yıllar yılı çekmedikleri eziyet, acı kalmayan Kürt halkı, ABD desteğinde ve Saddam’ın elinde, hiçbir zaman unutulamayacak bir soykırımın kurbanı olmuştu. 16 Mart 1988’de yükseldi bu kez de sessiz çığlıklar gökyüzüne. Dünya kınadı yaşananları kendince. Ama Halepçe’de binlerce can kurban edilmiş, suçlular ellerini kollarını sallayarak, meydanlarda mazlumlara kafa tutmaya devam etmişti. Ve tarih yine göstermişti ki, Müslümanlar, mustazaflar her zaman ezilmeye çalışılacak ve yok edilmeleri için her şey mubah sayılacaktı.
Mazlum kanı hep tatlı geldi sömürgecilere, zalimlere, diktatörlere ve Siyonist zihniyetlere… Onlar kan içtikçe susuzlukları arttı, zulümleri tükenmek bilmedi. Küçücük yavruların, kadınların, yaşlıların ve gençlerin canlarının hiçbir değeri olmadı yanlarında. Kendi ırklarının, kendi inançlarının ve kendi menfaatdaşlarının (daha doğrusu Müslüman düşmanlarının) dışında kimseyi görmedi gözleri, görmüyor ve görmeyecek de…
Halepçe’de bir katliam yaşandı, 16 Mart 1988’de…Saddam ve yönetimi yargı huzuruna çıkarılmadı… Hesap sorulmadı… 5000’den fazla Kürdün, Asurinin ve Halepçe’de yaşayan diğer insanların öldürülmesinin hesabı sorulmadı… Bu olay tarihe ‘Halepçe Katliamı’, ‘Halepçe’de Kürt Katliamı’ olarak, kapkara harflerle yazıldı. Diğer katliamların unutulmadığı gibi, bu da unutulmayacak, milletler özgürlüklerini elde edinceye, dilediklerince inançlarını yaşayıncaya kadar mücadelelerini sürdürmeye devam edeceklerdir. Çünkü dünyanın her yerinde Müslümanlara, zayıflara eziyet, işkence ve katliam devam ediyor.
Ve Lübnan’da… Ve Filistin’de… Ve Afganistan’da… Ve Somali’de…
Tüm kayıpları rahmetle anıyor, böyle acıların yaşanmamasını yüce Mevla’dan niyaz ediyoruz.
Selam ve dua ile.