Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Tarih: 16:38, 1/7/2009
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. ....... Hamd alemlerin Rabbi, geceden gündüzü, gündüzden de geceyi çıkaran, insanların kalplerini evirip çeviren, kafirleri her taraftan kuşatmış ve hiçbir yaptıklarından gafil olmayan, ama onlara dilediği bir vakte kadar mühlet vermiş olan, mü’minlere ise sabrettikleri ve dinlerini değiştirmedikleri sürece yardım vaadinde bulunmuş olan Allah’a aittir... O Allah ki, tevekkül eden ona tevekkül etsin.. Şüphesiz Allah tektir ve O’ndan başka ilah yoktur. Bizlere hidayet eden, günleri mü’minler ve kafirler arasında döndüren ve katından bir yardım ile mücahidleri iki güzellikten biri ile rızıklandıran O’dur... ....... Allahu Teala’nın salat ve selamı sevgilimiz, Nebi olarak kendisinden razı olduğumuz son peygamber Muhammed’in, O’nun tertemiz aile fertlerinin ve en hayırlı ümmet olan ashabının üzerine olsun... Onlar ki bu dinin en ağır yükünü taşıdılar.. Allahu Teala onların hepsinden razı olsun... Bizleri onlara sohbet arkadaşı eylesin... Allahumme amin... ....... Allahu Teala’nın selamı, hidayete tabi olanların üzerine olsun. Şüphesiz mü’minler kardeştirler ve Allahu Teala mü’minler ile birliktedir. Şüphesiz Adem’i Aleyhisselam baba ve anasız, İsa’yı Aleyhisselam ise babasız yaratan, Musa’yı Aleyhisselam bizzat Firavun’un yanında büyüten ve sonra da Tevhid dini ile onu bir muvahhid kılarak Firavun’a gönderen, İbrahim’i Aleyhisselam muzaffer kılıp, ona ateşi selim kılan, son Nebi’si ve Rasul’ü olan Muhammed’i Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve O’na tabi olanları üstün kılan Allahu Teala, günümüzde de bu tertemiz İslam dinine tabi olanları, Kitap ve Sünnet’e tutunanları, Allah ve Rasulü’ne “ama” demeden itaat edenleri, sabır ve sebat ile Allah yolunda olanları, kafir ve zalim olan kavimlerden ayırmaya, onları üstün kılmaya, dinlerini yaşayacakları yerler nasip eylemeye kadirdir. Çünkü şüphesiz Allahu Teala herşeye kadirdir. .......İsa’yı, Musa’yı, İbrahim’i, Muhammed’i Aleyhimissalatu Vesselam ve onlara güzelce tabi olanları üstün kılan, onlara dinlerini yaşayabilecekleri yerler nasip eden Allahu Teala, şüphesiz vaadinden dönmemiştir ve Allahu Teala’nın vaadinden dönmesi de düşünülemez. Allahu Teala mü’minlere daima yardımda bulunacağını ve onları üstün kılacağını vaadetmektedir. Allahu Teala şöyle buyurur: .......“And olsun ki! Senden önce, bir çok peygamberleri ümmetlerine gönderdik. Onlara belgeler getirdiler. Dinlemeyip suç işleyenlerden öc aldık, zira mü’minlere yardım etmek bize hak olmuştu.” (30 Rum/47) .......“Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmaya katlandılar. Allah'ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek yoktur; andolsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.” (6 En’am/34) .......“Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur..” Yani sosyal yasaları mutlaka gerçekleşir, “Ol, der hemen oluverir.” Bu yasalarından biri de mü’minlere verdiği sözdür: “Onlara yardımımız gelince..” ....... Yardım etme sözü, yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi, ahirette değil dünyada olan yardımdır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (40 Mü’min/51) “Nihayet biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.” (61 Saff/14) ....... Allahu Teala’nın bu sosyal yasalarının gereklerinden biri de, yeryüzünde mü’minlere iktidar vermesidir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Allah, sizlerden iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaadetti...” (24 Nur/55) .......“Kafir olanlar peygamberlerine dediler ki: “Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka dinimize döneceksiniz!” Rableri de onlara: “Zalimleri mutlaka helak edeceğiz!” diye vahyetti. Ve (ey iman edenler) sizi mutlaka o yerde yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan kimselere mahsustur.” (14 İbrahim/13-14) ....... Allahu Teala’nın mübarek Kitabı’nda bu vaad ayetleri hala kayıtlı bulunmaktadır ve kıyamete kadar da kalacaktır. Dolayısıyla bizlerden öncekilere yardım eden Rab aynı Rab’tır ki şüphesiz bu Rab, Allahu Teala’dır ve ondan başka ilah da yoktur. Yine Allahu Teala’nın bu vaadini bizlere haber verdiği Kitabı aynı kitaptır, o Kitap şüphesiz Kur’an-ı Kerim’dir, Allahu Teala’nın koruması altındadır ve kıyamete kadar onu değiştirebilecek hiçbir kimse de olmayacaktır. Buradan anlaşılmaktadır ki Allahu Teala’nın yardım vaadi değişmemiştir ve aynısı ile geçerliliğini korumaktadır. Peki değişen nedir de günümüzde Müslümanlar o izzetli durumlarında değillerdir? .......Şüphesiz değişen Müslümanların kendileridir. Çünkü Allahu Teala’nın bu zafer ve yardım sözü, kamil iman sahipleri içindir. Her mü’minin ise bu yardımdan nasibi imanı oranındadır. Kulun imanı oranında, Allah’ın yardımından nasibi olur. İman derecesi yükseldikçe Allah’ın yardımından nasibi de artar. Bunun tersi olarak da iman derecesi düştükçe, Allah’ın yardımından nasibi de düşer. ....... Bu, imanın şubelerden oluştuğu ve eksilip çoğaldığı ilkesine dayanmaktadır. Bu ise Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in itikadıdır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “İman altmış küsur veya yetmiş küsur şubedir. Bu şubelerin en üstünü “La İlahe İllallah” sözü ve en alttaki ise yolda eziyet veren şeyleri kaldırmaktır. Haya ise, imandan bir şubedir.” (Müslim) ....... Allahu Teala’nın mü’minlere vaadettiği bu yardımın gerçekleşmemesi, şartlarının yerine gelmemesi sebebiyledir. Bu da kulun imani ve maddi hazırlığı yeterince yerine getirmemesinin sonucudur. ....... Bu yardım sözünün gerçekleşmemesinin anlamı, kafirlerin Müslümanlara galip gelmesidir. Devletin küfrün ve kafirlerin elinde olmasıdır. Bütün bunlar ise, imandaki eksiklik, masiyet ve günahlar sebebiyle olmaktadır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Başına gelen kötülük ise nefsindendir”(4 Nisa/79), “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz sebebiyledir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.”(42 Şura/30), “Bu da, bir kavim kendilerinde bulunanı değiştirinceye kadar Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır.”(8 Enfal/53) İbn-i Kesir Rahimehullah şöyle der: “Allahu Teala bu ayette, mükemmel adaletini ve kişiye verdiği nimeti, onun işlediği günahları olmadan değiştirmeyeceği konusundaki hükmünü belirtir.” Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde haksızlık yapmaz, ama insanlar kendi kendilerine haksızlık yaparlar.” (10 Yunus/44) ....... Allahu Teala’nın bu sosyal yasası, insanların en seçkini de olsa, kimseyi kayırmaz. Bunun en açık örneklerinden biri, Uhud günü sahabenin Radıyallahu Anhum başına gelen yaralanma ve öldürülme olaylarıdır. Çünkü bazıları Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem emrine muhalefet etmişlerdi. ....... Düşmanın Müslümanların başına musallat olması, günahları sebebiyle Allahu Teala’nın onlara verdiği bir cezadır. İnsan olan düşmanlar açısından durum böyle olduğu gibi cin olan düşmanlar açısından da böyledir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Kim Rahman’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı musallat ederiz.” (43 Zuhruf/36) Kul işlediği günahlar sebebi ile şeytanın, kendisine musallat olmasına yol açar ve bu şeytan, insanlardan olan düşmanları karşısında onu rezil eder. Allahu Teala şöyle buyurur: “(Uhud’da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı.” (3 Al-i İmran/153) ....... Dolayısıyla Müslümanların başarısızlığının sebepleri aslında zati olan iç sebeplerdir. Müslim’in Sevban’dan Radıyallahu Anhu rivayet ettiği şu hadiste bu açıkça belirtilmektedir: “ Allahu Teala yeryüzünü benim için dürüp topladı, ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Bana iki hazine verildi: Kırmızı ve beyaz hazineler. Ben Rabbimden, ümmetimi umumi bir kıtlıkla helak etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman musallat edip çoğunu helak etmelerine meydan vermemesini talep ettim. Rabbim bu isteklerime şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed! Bir hüküm verdim mi artık o geri alınmaz. Ben senin ümmetine ‘Onları umumi bir kıtlıkla helak etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helak edecek bir düşman da musallat etmeyeceğim, hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar aleyhinde toplansalar da. Ama kendi aralarında birbirlerini helak edecekler’ diye yazdım.” Bu hadis, Müslümanlar bozuklukta cezayı hak edecek dereceye gelmedikçe, Allahu Teala’nın, dışarıdan kafir düşmanı onlara musallat etmeyeceğini ve başarısızlıklarının ana sebebinin ise zati, yani kendileri olduğunu bildirmektedir. ....... Müslümanların başarısızlık ve zayıflıklarının sebebini, kafirlerin hile ve planlarına bağlayanların yanlışlıkları ortadadır. Yahudilerin plan ve taktiklerinden korkutan ve her türlü kötülüğü ve fesadı onlara nisbet eden kimileri bu hatayı işlemektedirler. Halbuki her Müslümanın bilmesi gereken gerçek şudur ki; Müslümanların başına ne musibet gelirse gelsin, bu musibetlerden birinci derecede Müslümanların kendileri sorumludur. Çünkü Allahu Teala, “Başına gelen kötülük ise nefsindendir” (4 Nisa/79) buyurmaktadır. Üstelik Allah Subhanehu ve Teala, kamil imana sahip olan mü’minlere karşı kafirlerin hile ve oyunlarının zayıflığını şu ayette bildirmektedir: “Onlar size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” (3 Al-i İmran/111) Eziyet, küçük zarardır. Bu ise, zararın genelinden bunun istisna edilmesinden anlaşılmaktadır. Güzel sonuç ise takva sahiplerinindir. Allahu Teala şöyle buyurur: “O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.”(4 Nisa/76) Bu ayet, kafirlerin hile ve düzenlerinin zayıflığını gösteren açık bir nasstır. “Bu, Allah’ın, mü’minlerin mevlası olmasından dolayıdır. Kafirlere gelince, onların mevlaları yoktur.” (47 Muhammed/11) Dolayısıyla Müslümanların başarısızlığı, düşmanları sebebiyle değil önce kendileri sebebiyledir. Müslümanlar isyan ve günahlarla düşmanlarına fırsat ve imkan vermişlerdir. ....... Bu esas ışığında Müslüman fert ve cemaatlerin, kendilerini özeleştiriye tabi tutmaları gerekir. Günah ve yapılması gerekenleri eksik olarak yerine getirme olmadan, musibetin gelmediğini bilerek hesaplarını bunun ışığında gözden geçirmeleri gerekir. Bu özeleştirinin yapılması vaciptir. Çünkü Allahu Teala şöyle buyurur: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın. Belki de tuttukları kötü yoldan dönerler.” (30 Rum/41) “Belki yollarından dönerler diye and olsun onlara büyük azaptan önce dünya azabından tattırırız.” (32 Secde/21) Bütün şeriatlarda bunun kesin bir esas olduğunu görmek için önceki peygamberlerin ümmetlerine bakmak yeterlidir. Allah yolunda başlarına bir şey geldiği zaman bunun, işledikleri günahlar sebebiyle olduğunu anlamış ve hemen Allah’a tevbe ve istiğfar etmişlerdir. ....... Allahu Teala şöyle buyurur: “Nice peygamberlerin yanında Rabbe kul olmuş pek çok kimse savaşmıştır. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir. Allah, sabredenleri sever. Dedikleri ancak şu idi: "Rabbimiz! Günahlarımızı, işimizdeki aşırılıklarımızı bize bağışla. Sebatımızı artır, kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (3 Al-i İmran/146-147) Kur’an-ı Kerim’de kıssaları geçen bahçe sahipleri de, bahçeleri telef olunca bunun günahları sebebiyle olduğunu anlamış ve hemen tevbe ederek Allah’a yönelmişlerdi: “Ortancaları: Ben size Allah'ı anmanız gerekmez mi? dememiş miydim? dedi. Rabbimizi tenzih ederiz; doğrusu biz yazık etmiştik, dediler. Birbirlerini yermeye başladılar. Sonra şöyle dediler: Yazıklar olsun bize; doğrusu azgınlık edenlerdendik. Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz.” (68 Kalem/28-32) ....... Başına gelen musibeti Allah’ın kaldırması ve nimetler vermesi için kulun, öncelikle kendi durumunu düzeltmesi gerekir. Allah’a itaatsizlik ve ihmalinde devam ettiği halde musibetlerden kurtulmayı beklemesi anlamsızdır. Müslümanların ve özellikle cihad ve davet alanında çalışanların, bu esası akıldan çıkarmamaları gerekir. .......İman zayıf olursa, bu zayıflık sebebiyle mü’minlere karşı kafirlerin eline fırsat geçmiş olmaktadır. Allah’a itaati terkettikleri için kendilerine karşı kafirlere yol ve fırsat vermiş olmaktadırlar. Mü’min galiptir, azizdir, desteklidir, yardım görendir. Allah ona yeter ve nerede olursa olsun, hem zahirde ve hem de batında imanın hakikatini ve gereklerini yerine getirirse, bütün dünya üzerine toplansa bile, onun savunucusu bizzat Allahu Teala’dır. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurur: “Gevşemeyin, üzülmeyin, iman etmişseniz mutlaka siz en üstünsünüzdür.” (3 Al-i İmran/139) .......“Ey iman edenler! Sizler daha üstün olduğunuz halde düşman karşısında gevşemeyin ki barış istemek zorunda kalmayasınız. Allah sizinle beraberdir; sizin işlerinizi eksiltmeyecektir.” (47 Muhammed/35) .......Bu kefil olma, iman ve amelleri sebebiyledir. Ki bunlar Allahu Teala’nın askerlerinden olan mü’minlerdir. Allahu Teala onları, bu imanları ile korur, her zaman bu korumayı sürdürür ve asla kesmez. Kafirlerin ve münafıkların, Allahu Teala’dan başkası için işledikleri ve Allahu Teala’nın emrine uygun olmayan amellerini boşa götürdüğü gibi. ....... Kul, Allah’a olan itaatini masiyete, şükrünü küfre, razı olmasının sebeplerini kızdıracak sebeplerle değiştirirse, tam bir karşılık olarak Allahu Teala da kula verdiklerini değiştirir. Allah kullara haksızlık yapmaz. Kul, masiyeti itaatle değiştirirse, Allah da cezayı mükafata, zilleti izzete çevirir. ....... Müslümanlar bugün bir milyardan fazladır. Müslümanların yaşadıkları ülkeler servet yönünden dünyanın en zengin ülkeleridir. Doğudan batıya kadar uzanır. En önemli deniz geçitlerine ve boğazlara sahiptir. Acaba bu bir milyar Müslüman bugün ne durumdadır? Acaba dünyada onların konumu ve ağırlığı nedir? ....... Bugün kafirler, Müslümanlara en kötü azabı tattırıyorlar. Müslümanların erkeklerini öldürüyorlar, zindanlara dolduruyorlar ve işkenceler ile yok ediyorlar. Müslümanların kadınlarını esir alıyorlar ve tağutların zindanlarında onların ırzına geçiyorlar. Halkın rızıklarını kesmeleri, servetlerini yağmalamaları, dini değiştirmeleri, nesillerin İslam’dan uzak yetişmeleri için fitneleri ve ahlaksızlıkları yaymaları da yaptıkları en belirgin işlerindendir. ....... Bugün, geniş çaplı bir halde İslami ilimler hakkında çalışmalar yapıldığını görmekteyiz. Ancak bu çalışmaların yeterli faydası olmamakta ve Müslümanların mevcut durumundan hiçbir şeyi değiştirememektedir. Bunun sebebi ise ilmin bereketinin bulunmamasıdır. Çünkü bu ilmin ve yapılan çalışmaların çoğunun hedefi, Allah’ın rızasını kazanmak değil, liderlik, memurluk, sultanların batıllarını gizlemek ve hatta desteklemek ya da memleketlerde azgınlaşarak her tarafı fesatla dolduran kafirlerin iktidarlarını güçlendirmektir. İman eden ve salih amel işleyen ilim ehli elbette bunun dışındadır. Bugün İslami neşriyatın çokluğu, sesli ve görüntülü yayınlar, gazeteler, dergiler, haklı veya haksız verilen akademik ünvanlar, İslam adına düzenlenen konferans ve kongreler, yarışmalar, İslam enstitüleri, radyolar, televizyonlar ve her seviyeden yayınlara baktığımızda, eşi görülmemiş bir çokluk ve çeşitlilik olduğunu görürüz. Ancak bütün bunların ne kadar yarar sağladığını sorgulamamız gerekir. ....... Allahu Teala’nın yardım ve desteğinden mahrumiyet ve içinde bulunduğumuz bu aşağılık ve zillet halinden kurtulmanın tek yolu, hayatımızı Allah’ın razı olduğu ve sevdiği bir hale dönüştürmektir. ....... Bizlerin, hayatlarımızı düzeltmemizin tek çıkar yolu bu dini, bizden öncekilerin yani selefin anladığı gibi anlamak ve yaşadığı gibi yaşamaktır. Maalesef günümüzde bazı kavramlar sloganlaşmış ama içi doldurulamamıştır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat akidesi üzerine olduğunu söyleyen birçok kişi veya grup, bu iddiasının hakkını verememiş ve neticede öyle bir noktaya gelmiştir ki sahiplendiği bu yüce vasfı insanların gözünde karmaşık bir hale getirmiştir. Buna binaen bazı zayıf insanlar bu karmaşık hale aldanarak veya teslim olarak dinlerini öğrenmekten uzaklaşmışlar ve hatta akide, menhec, iman ve küfür gibi çok önemli konulara kayıtsız kalmışlardır. Bu meselelere girmemenin daha doğru olduğunu savunmuşlar ve insanları bu meselelerden uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Bu ise özellikle pratik hayatta ve mücadele alanında Müslümanlara çok şeyler kaybettirmiş, dinin zirvesi olan, içinde kanların, malların ve namusların bulunduğu çok önemli bir ibadet olan cihad konusunda bile sadece hamasi duygular ile yetinilmiştir. Halbuki savaş hamasi duygular ile birlikte daha çok şer’i esasların gözetilmesi ve savaş taktiklerinin uygulanması gereken bir ameldir. Nebi’nin Sallallahu Aleyhi ve Sellem uygulamasına bakıldığında bu açıkça görülmektedir. .......İslam şüphesiz ruhban bir din değildir. İslam siyasi bir dindir. İnsanlara hükmetmek, onlara liderlik yapacak kadroyu çıkarmak, onlara yön vermek ister. İslam bir hayat biçimidir. Kuldan istenen; hayatı ve ölümü ile tamamen Allah’a teslim olmasıdır. Bu ise bütün bir hayatı kapsar. Bununla birlikte bizler yeryüzünde daima imtihan halindeyiz. Müminler ve kafirler arasındaki mücadele bu imtihanın bir parçasıdır. Allahu Teala dilemiş olsaydı şüphesiz bu mücadeleyi bize yüklemeden bizzat kendisi, kendi dininin intikamını alırdı. Halbuki Allah içimizden sabredenleri ve cihad edenleri belirlemek için bizi kafirlerle ve kafirleri de bizim ile denemektedir. İşte kendilerinin imtihan halinde olduklarını unutan birçok gafil, mantıklarına ters gibi görünen bazı emirleri, mantıklarına olumlu gibi görünen bazı isyanlarla değiştirdi. Yani hedef şer’i olarak kaldı ama şer’i hedefe ulaşılacak yol mantıklarla ve hevalarla belirlenmeye çalışıldı. Dolayısıyla ortaya yüzlerce akım, grup, fikir, kitap, cemaat çıktı. Çünkü her insan bir nefis taşır. Her nefsin ise kendisine göre hevası vardır. Hevalara uyuldukça parçalanmalar artar. Parçalanmalar arttıkça zillet bütün acısı ile bizi bulur... Bugün olduğu gibi... ....... Davetimiz Allah’adır... O’nun dinine ve Nebi’sinin sünnetinedir. Ne kadar da sloganlaşsa ve o müthiş manasını bazı Müslümanların kalplerinde yitirse de biz buna davet ediyoruz. Kardeşlerimize nasihatımız hevalarını bir kenara bırakmaları ve dinleri konusunda gayretli olmalarıdır. Bu ise öncelikle araştırmaya, bilmeye, hakkı aramaya ve bu konuda samimi olmaya bağlıdır. İman, küfür, şirk, Tevhid gibi çok önemli kavramlar gereğince bilinmeden, hicret ve cihad gibi ameller de gereğince yerine getirilemez. Bu kesinlikle böyledir. Şüphesiz bunun birçok örneği ve sayfalar dolusu yazılacak tecrübe notları bulunmaktadır. Müslümanların son 20 yılını bile dikkatli, bilinçli ve bilgili bir göz ile değerlendiren her Müslüman bunun önemini kavrar. Şüphesiz yaşadığımız bazı olumsuz olaylara hüsn-ü zan etmek ve hayr temennisinde bulunmak, bu olayların sebeplerini araştırmamıza engel değildir. Bilakis bunları araştırmak üzerimize vaciptir. Böylece yaptığımız hatalardan dönebilelim ve Allahu Teala’nın vaadettiği yardımına mazhar olan taifeden olabilelim. ....... Ancak bu kısa tutmaya çalıştığımız mukaddime içerisinde bu örneklerin tamamını belirtip tahlil etme olanağımız bulunmamaktadır. Rabbimizden dileğimiz, eğer hakkımızda hayr olacaksa bu çalışmalarımızı bereketlendirmesi ve Müslümanlar arasında yaymasıdır. Rabbimiz bizlere imkan verdiği ölçüde gerek şer’i ve gerekse vakıayı tahlil amacı ile siyasi olarak bu konular üzerinde durmaya gayret edeceğiz inşaallah. Şüphesiz bütün amellerin ve iyiliklerin başı Tevhid’in kavranmasıdır. İman ve küfür hükümlerinin bilinmesi, Tevhid’in pratiğe dökülmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Tevhid’i savunmanın ve hakim kılmanın tek şer’i yolu olan Allah yolunda cihad ameli için de, bu mesele, temel niteliğindedir. Bu temeli yeterince sağlam kuramayan her çalışma veya adım, kendisini cihadi olarak nitelese de bazı istenmeyen akibetlere uğrama konusunda çaresizdir. Çünkü Allah ve Rasulü’ne itaat yitirildiği oranda Allahu Teala’nın yardımı da yitirilir. Tevhid konusunda eksik davranmak ise Allah ve Rasulü’ne en büyük itaatsizliktir. Yeryüzünde dini hakim kılacak ve bu dini en güzel şekilde temsil edecek olan Taife’nin ilk vasfı Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesi ve menheci üzerinde olmaktır. Bu akide ve menhec ise maalesef bugün birçok Müslüman arasında bilinmemekte, yaşanmamakta ve hatta bunun bilinmesine yönelik çalışmalara bile öfkelenilmektedir. Şüphesiz bu ancak Allahu Teala’nın düşmanlarının işine yarayacak bir ihmal ve öfkedir. Çünkü bu asıldan yoksun olan fert ve cemaatler, kolaylıkla dağılmaya, yenilmeye, fikir değiştirmeye müsaittirler. Cihad gibi zorlu bir amelin gereklerini asla hakkı ile yerine getiremezler. ....... Bizler burada sözü fazla uzatmadan sizlere Allahu Teala’nın lütfu ve yardımı ile hazırlamaya gayret ettiğimiz bazı çalışmalarımızı sunmak istedik. Amacımız kendimizi kanıtlamak, sonu olmayan bir tartışma ortamına girmek, mü’min olsun, kafir olsun insanlara haksızlık yapmak ve hevalarımızı tatmin edebilmek değildir. Bunlardan da Rabbimize sığınırız. Amacımız teşvik edebilmek, hakkı ve sabrı tavsiye edebilmektir. Bizler de Allahu Teala tarafından yaratılmış birer beşeriz. Hatalardan masum olmadığımız gibi kamil vasıflara da sahip değiliz. ....... Hazırlamış olduğumuz ve Rabbimiz bizler hakkında öyle dilemişse, ilerde hazırlamaya gayret edeceğimiz çalışmaları belli bir program içerisinde sunmaya gayret ettik. Şüphesiz başarı, yardım ve hidayet Allah’tandır. Rabbim hidayetten nasibi olanlar için bu işimizi kolaylaştırsın. Bizlere hidayet etsin ve yardımından mahrum eylemesin, Allahumme amin. .......“Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak ile hükmet. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” (7 A’raf/89)
|
Velhamdulillahi Rabbil Alemin |