:..:::::FiLiSTiNLiYiZ:::::...:


İslam ümmetinin ve işgal altındaki bütün İslam topraklarının tamamen özgürleştiği, müstekbir, haçlı ve siyonistlerin tarihin çöplüğüne atılıp tevhid sancağının yeryüzünün her bir yanında dalgalandığı güne kadar şehidlerimizin kutlu hatıratına sadık kalacağımıza Rabbimize söz veriyoruz RabbİM

Ana Sayfa | Profilim | Arşiv | Arkadaşlarım


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Tarih: 16:38, 1/7/2009

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
O bize yeter ve O ne güzel vekildir.

....... Hamd alemlerin Rabbi, geceden gündüzü, gündüzden de geceyi çıkaran, insanların kalplerini evirip çeviren, kafirleri her taraftan kuşatmış ve hiçbir yaptıklarından gafil olmayan, ama onlara dilediği bir vakte kadar mühlet vermiş olan, mü’minlere ise sabrettikleri ve dinlerini değiştirmedikleri sürece yardım vaadinde bulunmuş olan Allah’a aittir... O Allah ki, tevekkül eden ona tevekkül etsin.. Şüphesiz Allah tektir ve O’ndan başka ilah yoktur. Bizlere hidayet eden, günleri mü’minler ve kafirler arasında döndüren ve katından bir yardım ile mücahidleri iki güzellikten biri ile rızıklandıran O’dur...

....... Allahu Teala’nın salat ve selamı sevgilimiz, Nebi olarak kendisinden razı olduğumuz son peygamber Muhammed’in, O’nun tertemiz aile fertlerinin ve en hayırlı ümmet olan ashabının üzerine olsun... Onlar ki bu dinin en ağır yükünü taşıdılar.. Allahu Teala onların hepsinden razı olsun... Bizleri onlara sohbet arkadaşı eylesin... Allahumme amin...

....... Allahu Teala’nın selamı, hidayete tabi olanların üzerine olsun. Şüphesiz mü’minler kardeştirler ve Allahu Teala mü’minler ile birliktedir. Şüphesiz Adem’i Aleyhisselam baba ve anasız, İsa’yı Aleyhisselam ise babasız yaratan, Musa’yı Aleyhisselam bizzat Firavun’un yanında büyüten ve sonra da Tevhid dini ile onu bir muvahhid kılarak Firavun’a gönderen, İbrahim’i Aleyhisselam muzaffer kılıp, ona ateşi selim kılan, son Nebi’si ve Rasul’ü olan Muhammed’i Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve O’na tabi olanları üstün kılan Allahu Teala, günümüzde de bu tertemiz İslam dinine tabi olanları, Kitap ve Sünnet’e tutunanları, Allah ve Rasulü’ne “ama” demeden itaat edenleri, sabır ve sebat ile Allah yolunda olanları, kafir ve zalim olan kavimlerden ayırmaya, onları üstün kılmaya, dinlerini yaşayacakları yerler nasip eylemeye kadirdir. Çünkü şüphesiz Allahu Teala herşeye kadirdir.

.......İsa’yı, Musa’yı, İbrahim’i, Muhammed’i Aleyhimissalatu Vesselam ve onlara güzelce tabi olanları üstün kılan, onlara dinlerini yaşayabilecekleri yerler nasip eden Allahu Teala, şüphesiz vaadinden dönmemiştir ve Allahu Teala’nın vaadinden dönmesi de düşünülemez. Allahu Teala mü’minlere daima yardımda bulunacağını ve onları üstün kılacağını vaadetmektedir. Allahu Teala şöyle buyurur:

.......“And olsun ki! Senden önce, bir çok peygamberleri ümmetlerine gönderdik. Onlara belgeler getirdiler. Dinlemeyip suç işleyenlerden öc aldık, zira mü’minlere yardım etmek bize hak olmuştu.” (30 Rum/47)

.......“Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmaya katlandılar. Allah'ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek yoktur; andolsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.” (6 En’am/34)

.......“Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur..” Yani sosyal yasaları mutlaka gerçekleşir, “Ol, der hemen oluverir.” Bu yasalarından biri de mü’minlere verdiği sözdür: “Onlara yardımımız gelince..”

....... Yardım etme sözü, yukarıdaki ayetlerde olduğu gibi, ahirette değil dünyada olan yardımdır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” (40 Mü’min/51) “Nihayet biz iman edenleri, düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler.” (61 Saff/14)

....... Allahu Teala’nın bu sosyal yasalarının gereklerinden biri de, yeryüzünde mü’minlere iktidar vermesidir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Allah, sizlerden iman edip salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaadetti...” (24 Nur/55)

.......“Kafir olanlar peygamberlerine dediler ki: “Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka dinimize döneceksiniz!” Rableri de onlara: “Zalimleri mutlaka helak edeceğiz!” diye vahyetti. Ve (ey iman edenler) sizi mutlaka o yerde yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan kimselere mahsustur.” (14 İbrahim/13-14)

....... Allahu Teala’nın mübarek Kitabı’nda bu vaad ayetleri hala kayıtlı bulunmaktadır ve kıyamete kadar da kalacaktır. Dolayısıyla bizlerden öncekilere yardım eden Rab aynı Rab’tır ki şüphesiz bu Rab, Allahu Teala’dır ve ondan başka ilah da yoktur. Yine Allahu Teala’nın bu vaadini bizlere haber verdiği Kitabı aynı kitaptır, o Kitap şüphesiz Kur’an-ı Kerim’dir, Allahu Teala’nın koruması altındadır ve kıyamete kadar onu değiştirebilecek hiçbir kimse de olmayacaktır. Buradan anlaşılmaktadır ki Allahu Teala’nın yardım vaadi değişmemiştir ve aynısı ile geçerliliğini korumaktadır. Peki değişen nedir de günümüzde Müslümanlar o izzetli durumlarında değillerdir?

.......Şüphesiz değişen Müslümanların kendileridir. Çünkü Allahu Teala’nın bu zafer ve yardım sözü, kamil iman sahipleri içindir. Her mü’minin ise bu yardımdan nasibi imanı oranındadır. Kulun imanı oranında, Allah’ın yardımından nasibi olur. İman derecesi yükseldikçe Allah’ın yardımından nasibi de artar. Bunun tersi olarak da iman derecesi düştükçe, Allah’ın yardımından nasibi de düşer.

....... Bu, imanın şubelerden oluştuğu ve eksilip çoğaldığı ilkesine dayanmaktadır. Bu ise Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in itikadıdır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “İman altmış küsur veya yetmiş küsur şubedir. Bu şubelerin en üstünü “La İlahe İllallah” sözü ve en alttaki ise yolda eziyet veren şeyleri kaldırmaktır. Haya ise, imandan bir şubedir.” (Müslim)

....... Allahu Teala’nın mü’minlere vaadettiği bu yardımın gerçekleşmemesi, şartlarının yerine gelmemesi sebebiyledir. Bu da kulun imani ve maddi hazırlığı yeterince yerine getirmemesinin sonucudur.

....... Bu yardım sözünün gerçekleşmemesinin anlamı, kafirlerin Müslümanlara galip gelmesidir. Devletin küfrün ve kafirlerin elinde olmasıdır. Bütün bunlar ise, imandaki eksiklik, masiyet ve günahlar sebebiyle olmaktadır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Başına gelen kötülük ise nefsindendir”(4 Nisa/79), “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz sebebiyledir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.”(42 Şura/30), “Bu da, bir kavim kendilerinde bulunanı değiştirinceye kadar Allah’ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır.”(8 Enfal/53) İbn-i Kesir Rahimehullah şöyle der: “Allahu Teala bu ayette, mükemmel adaletini ve kişiye verdiği nimeti, onun işlediği günahları olmadan değiştirmeyeceği konusundaki hükmünü belirtir.” Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde haksızlık yapmaz, ama insanlar kendi kendilerine haksızlık yaparlar.” (10 Yunus/44)

....... Allahu Teala’nın bu sosyal yasası, insanların en seçkini de olsa, kimseyi kayırmaz. Bunun en açık örneklerinden biri, Uhud günü sahabenin Radıyallahu Anhum başına gelen yaralanma ve öldürülme olaylarıdır. Çünkü bazıları Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem emrine muhalefet etmişlerdi.

....... Düşmanın Müslümanların başına musallat olması, günahları sebebiyle Allahu Teala’nın onlara verdiği bir cezadır. İnsan olan düşmanlar açısından durum böyle olduğu gibi cin olan düşmanlar açısından da böyledir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Kim Rahman’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı musallat ederiz.” (43 Zuhruf/36) Kul işlediği günahlar sebebi ile şeytanın, kendisine musallat olmasına yol açar ve bu şeytan, insanlardan olan düşmanları karşısında onu rezil eder. Allahu Teala şöyle buyurur: “(Uhud’da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden) kaydırmıştı.” (3 Al-i İmran/153)

....... Dolayısıyla Müslümanların başarısızlığının sebepleri aslında zati olan iç sebeplerdir. Müslim’in Sevban’dan Radıyallahu Anhu rivayet ettiği şu hadiste bu açıkça belirtilmektedir: “ Allahu Teala yeryüzünü benim için dürüp topladı, ben de doğusunu da batısını da gördüm. Ümmetimin mülkü, bana gösterilen yerlere kadar uzanacaktır. Bana iki hazine verildi: Kırmızı ve beyaz hazineler. Ben Rabbimden, ümmetimi umumi bir kıtlıkla helak etmemesini, ümmetime kendi nefislerinden başka bir düşman musallat edip çoğunu helak etmelerine meydan vermemesini talep ettim. Rabbim bu isteklerime şöyle cevap verdi: “Ey Muhammed! Bir hüküm verdim mi artık o geri alınmaz. Ben senin ümmetine ‘Onları umumi bir kıtlıkla helak etmeyeceğim, kendileri dışında, çoğunu helak edecek bir düşman da musallat etmeyeceğim, hatta yeryüzünün her tarafında bulunanlar, onlar aleyhinde toplansalar da. Ama kendi aralarında birbirlerini helak edecekler’ diye yazdım.” Bu hadis, Müslümanlar bozuklukta cezayı hak edecek dereceye gelmedikçe, Allahu Teala’nın, dışarıdan kafir düşmanı onlara musallat etmeyeceğini ve başarısızlıklarının ana sebebinin ise zati, yani kendileri olduğunu bildirmektedir.

....... Müslümanların başarısızlık ve zayıflıklarının sebebini, kafirlerin hile ve planlarına bağlayanların yanlışlıkları ortadadır. Yahudilerin plan ve taktiklerinden korkutan ve her türlü kötülüğü ve fesadı onlara nisbet eden kimileri bu hatayı işlemektedirler. Halbuki her Müslümanın bilmesi gereken gerçek şudur ki; Müslümanların başına ne musibet gelirse gelsin, bu musibetlerden birinci derecede Müslümanların kendileri sorumludur. Çünkü Allahu Teala, “Başına gelen kötülük ise nefsindendir” (4 Nisa/79) buyurmaktadır. Üstelik Allah Subhanehu ve Teala, kamil imana sahip olan mü’minlere karşı kafirlerin hile ve oyunlarının zayıflığını şu ayette bildirmektedir: “Onlar size, incitmekten başka bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” (3 Al-i İmran/111) Eziyet, küçük zarardır. Bu ise, zararın genelinden bunun istisna edilmesinden anlaşılmaktadır. Güzel sonuç ise takva sahiplerinindir. Allahu Teala şöyle buyurur: “O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.”(4 Nisa/76) Bu ayet, kafirlerin hile ve düzenlerinin zayıflığını gösteren açık bir nasstır. “Bu, Allah’ın, mü’minlerin mevlası olmasından dolayıdır. Kafirlere gelince, onların mevlaları yoktur.” (47 Muhammed/11) Dolayısıyla Müslümanların başarısızlığı, düşmanları sebebiyle değil önce kendileri sebebiyledir. Müslümanlar isyan ve günahlarla düşmanlarına fırsat ve imkan vermişlerdir.

....... Bu esas ışığında Müslüman fert ve cemaatlerin, kendilerini özeleştiriye tabi tutmaları gerekir. Günah ve yapılması gerekenleri eksik olarak yerine getirme olmadan, musibetin gelmediğini bilerek hesaplarını bunun ışığında gözden geçirmeleri gerekir. Bu özeleştirinin yapılması vaciptir. Çünkü Allahu Teala şöyle buyurur: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın. Belki de tuttukları kötü yoldan dönerler.” (30 Rum/41) “Belki yollarından dönerler diye and olsun onlara büyük azaptan önce dünya azabından tattırırız.” (32 Secde/21) Bütün şeriatlarda bunun kesin bir esas olduğunu görmek için önceki peygamberlerin ümmetlerine bakmak yeterlidir. Allah yolunda başlarına bir şey geldiği zaman bunun, işledikleri günahlar sebebiyle olduğunu anlamış ve hemen Allah’a tevbe ve istiğfar etmişlerdir.

....... Allahu Teala şöyle buyurur: “Nice peygamberlerin yanında Rabbe kul olmuş pek çok kimse savaşmıştır. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir. Allah, sabredenleri sever. Dedikleri ancak şu idi: "Rabbimiz! Günahlarımızı, işimizdeki aşırılıklarımızı bize bağışla. Sebatımızı artır, kafirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (3 Al-i İmran/146-147) Kur’an-ı Kerim’de kıssaları geçen bahçe sahipleri de, bahçeleri telef olunca bunun günahları sebebiyle olduğunu anlamış ve hemen tevbe ederek Allah’a yönelmişlerdi: “Ortancaları: Ben size Allah'ı anmanız gerekmez mi? dememiş miydim? dedi. Rabbimizi tenzih ederiz; doğrusu biz yazık etmiştik, dediler. Birbirlerini yermeye başladılar. Sonra şöyle dediler: Yazıklar olsun bize; doğrusu azgınlık edenlerdendik. Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz.” (68 Kalem/28-32)

....... Başına gelen musibeti Allah’ın kaldırması ve nimetler vermesi için kulun, öncelikle kendi durumunu düzeltmesi gerekir. Allah’a itaatsizlik ve ihmalinde devam ettiği halde musibetlerden kurtulmayı beklemesi anlamsızdır. Müslümanların ve özellikle cihad ve davet alanında çalışanların, bu esası akıldan çıkarmamaları gerekir.

.......İman zayıf olursa, bu zayıflık sebebiyle mü’minlere karşı kafirlerin eline fırsat geçmiş olmaktadır. Allah’a itaati terkettikleri için kendilerine karşı kafirlere yol ve fırsat vermiş olmaktadırlar. Mü’min galiptir, azizdir, desteklidir, yardım görendir. Allah ona yeter ve nerede olursa olsun, hem zahirde ve hem de batında imanın hakikatini ve gereklerini yerine getirirse, bütün dünya üzerine toplansa bile, onun savunucusu bizzat Allahu Teala’dır. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurur: “Gevşemeyin, üzülmeyin, iman etmişseniz mutlaka siz en üstünsünüzdür.” (3 Al-i İmran/139)

.......“Ey iman edenler! Sizler daha üstün olduğunuz halde düşman karşısında gevşemeyin ki barış istemek zorunda kalmayasınız. Allah sizinle beraberdir; sizin işlerinizi eksiltmeyecektir.” (47 Muhammed/35)

.......Bu kefil olma, iman ve amelleri sebebiyledir. Ki bunlar Allahu Teala’nın askerlerinden olan mü’minlerdir. Allahu Teala onları, bu imanları ile korur, her zaman bu korumayı sürdürür ve asla kesmez. Kafirlerin ve münafıkların, Allahu Teala’dan başkası için işledikleri ve Allahu Teala’nın emrine uygun olmayan amellerini boşa götürdüğü gibi.

....... Kul, Allah’a olan itaatini masiyete, şükrünü küfre, razı olmasının sebeplerini kızdıracak sebeplerle değiştirirse, tam bir karşılık olarak Allahu Teala da kula verdiklerini değiştirir. Allah kullara haksızlık yapmaz. Kul, masiyeti itaatle değiştirirse, Allah da cezayı mükafata, zilleti izzete çevirir.

....... Müslümanlar bugün bir milyardan fazladır. Müslümanların yaşadıkları ülkeler servet yönünden dünyanın en zengin ülkeleridir. Doğudan batıya kadar uzanır. En önemli deniz geçitlerine ve boğazlara sahiptir. Acaba bu bir milyar Müslüman bugün ne durumdadır? Acaba dünyada onların konumu ve ağırlığı nedir?

....... Bugün kafirler, Müslümanlara en kötü azabı tattırıyorlar. Müslümanların erkeklerini öldürüyorlar, zindanlara dolduruyorlar ve işkenceler ile yok ediyorlar. Müslümanların kadınlarını esir alıyorlar ve tağutların zindanlarında onların ırzına geçiyorlar. Halkın rızıklarını kesmeleri, servetlerini yağmalamaları, dini değiştirmeleri, nesillerin İslam’dan uzak yetişmeleri için fitneleri ve ahlaksızlıkları yaymaları da yaptıkları en belirgin işlerindendir.

....... Bugün, geniş çaplı bir halde İslami ilimler hakkında çalışmalar yapıldığını görmekteyiz. Ancak bu çalışmaların yeterli faydası olmamakta ve Müslümanların mevcut durumundan hiçbir şeyi değiştirememektedir. Bunun sebebi ise ilmin bereketinin bulunmamasıdır. Çünkü bu ilmin ve yapılan çalışmaların çoğunun hedefi, Allah’ın rızasını kazanmak değil, liderlik, memurluk, sultanların batıllarını gizlemek ve hatta desteklemek ya da memleketlerde azgınlaşarak her tarafı fesatla dolduran kafirlerin iktidarlarını güçlendirmektir. İman eden ve salih amel işleyen ilim ehli elbette bunun dışındadır. Bugün İslami neşriyatın çokluğu, sesli ve görüntülü yayınlar, gazeteler, dergiler, haklı veya haksız verilen akademik ünvanlar, İslam adına düzenlenen konferans ve kongreler, yarışmalar, İslam enstitüleri, radyolar, televizyonlar ve her seviyeden yayınlara baktığımızda, eşi görülmemiş bir çokluk ve çeşitlilik olduğunu görürüz. Ancak bütün bunların ne kadar yarar sağladığını sorgulamamız gerekir.

....... Allahu Teala’nın yardım ve desteğinden mahrumiyet ve içinde bulunduğumuz bu aşağılık ve zillet halinden kurtulmanın tek yolu, hayatımızı Allah’ın razı olduğu ve sevdiği bir hale dönüştürmektir.

....... Bizlerin, hayatlarımızı düzeltmemizin tek çıkar yolu bu dini, bizden öncekilerin yani selefin anladığı gibi anlamak ve yaşadığı gibi yaşamaktır. Maalesef günümüzde bazı kavramlar sloganlaşmış ama içi doldurulamamıştır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat akidesi üzerine olduğunu söyleyen birçok kişi veya grup, bu iddiasının hakkını verememiş ve neticede öyle bir noktaya gelmiştir ki sahiplendiği bu yüce vasfı insanların gözünde karmaşık bir hale getirmiştir. Buna binaen bazı zayıf insanlar bu karmaşık hale aldanarak veya teslim olarak dinlerini öğrenmekten uzaklaşmışlar ve hatta akide, menhec, iman ve küfür gibi çok önemli konulara kayıtsız kalmışlardır. Bu meselelere girmemenin daha doğru olduğunu savunmuşlar ve insanları bu meselelerden uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Bu ise özellikle pratik hayatta ve mücadele alanında Müslümanlara çok şeyler kaybettirmiş, dinin zirvesi olan, içinde kanların, malların ve namusların bulunduğu çok önemli bir ibadet olan cihad konusunda bile sadece hamasi duygular ile yetinilmiştir. Halbuki savaş hamasi duygular ile birlikte daha çok şer’i esasların gözetilmesi ve savaş taktiklerinin uygulanması gereken bir ameldir. Nebi’nin Sallallahu Aleyhi ve Sellem uygulamasına bakıldığında bu açıkça görülmektedir.

.......İslam şüphesiz ruhban bir din değildir. İslam siyasi bir dindir. İnsanlara hükmetmek, onlara liderlik yapacak kadroyu çıkarmak, onlara yön vermek ister. İslam bir hayat biçimidir. Kuldan istenen; hayatı ve ölümü ile tamamen Allah’a teslim olmasıdır. Bu ise bütün bir hayatı kapsar. Bununla birlikte bizler yeryüzünde daima imtihan halindeyiz. Müminler ve kafirler arasındaki mücadele bu imtihanın bir parçasıdır. Allahu Teala dilemiş olsaydı şüphesiz bu mücadeleyi bize yüklemeden bizzat kendisi, kendi dininin intikamını alırdı. Halbuki Allah içimizden sabredenleri ve cihad edenleri belirlemek için bizi kafirlerle ve kafirleri de bizim ile denemektedir. İşte kendilerinin imtihan halinde olduklarını unutan birçok gafil, mantıklarına ters gibi görünen bazı emirleri, mantıklarına olumlu gibi görünen bazı isyanlarla değiştirdi. Yani hedef şer’i olarak kaldı ama şer’i hedefe ulaşılacak yol mantıklarla ve hevalarla belirlenmeye çalışıldı. Dolayısıyla ortaya yüzlerce akım, grup, fikir, kitap, cemaat çıktı. Çünkü her insan bir nefis taşır. Her nefsin ise kendisine göre hevası vardır. Hevalara uyuldukça parçalanmalar artar. Parçalanmalar arttıkça zillet bütün acısı ile bizi bulur... Bugün olduğu gibi...

....... Davetimiz Allah’adır... O’nun dinine ve Nebi’sinin sünnetinedir. Ne kadar da sloganlaşsa ve o müthiş manasını bazı Müslümanların kalplerinde yitirse de biz buna davet ediyoruz. Kardeşlerimize nasihatımız hevalarını bir kenara bırakmaları ve dinleri konusunda gayretli olmalarıdır. Bu ise öncelikle araştırmaya, bilmeye, hakkı aramaya ve bu konuda samimi olmaya bağlıdır. İman, küfür, şirk, Tevhid gibi çok önemli kavramlar gereğince bilinmeden, hicret ve cihad gibi ameller de gereğince yerine getirilemez. Bu kesinlikle böyledir. Şüphesiz bunun birçok örneği ve sayfalar dolusu yazılacak tecrübe notları bulunmaktadır. Müslümanların son 20 yılını bile dikkatli, bilinçli ve bilgili bir göz ile değerlendiren her Müslüman bunun önemini kavrar. Şüphesiz yaşadığımız bazı olumsuz olaylara hüsn-ü zan etmek ve hayr temennisinde bulunmak, bu olayların sebeplerini araştırmamıza engel değildir. Bilakis bunları araştırmak üzerimize vaciptir. Böylece yaptığımız hatalardan dönebilelim ve Allahu Teala’nın vaadettiği yardımına mazhar olan taifeden olabilelim.

....... Ancak bu kısa tutmaya çalıştığımız mukaddime içerisinde bu örneklerin tamamını belirtip tahlil etme olanağımız bulunmamaktadır. Rabbimizden dileğimiz, eğer hakkımızda hayr olacaksa bu çalışmalarımızı bereketlendirmesi ve Müslümanlar arasında yaymasıdır. Rabbimiz bizlere imkan verdiği ölçüde gerek şer’i ve gerekse vakıayı tahlil amacı ile siyasi olarak bu konular üzerinde durmaya gayret edeceğiz inşaallah. Şüphesiz bütün amellerin ve iyiliklerin başı Tevhid’in kavranmasıdır. İman ve küfür hükümlerinin bilinmesi, Tevhid’in pratiğe dökülmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Tevhid’i savunmanın ve hakim kılmanın tek şer’i yolu olan Allah yolunda cihad ameli için de, bu mesele, temel niteliğindedir. Bu temeli yeterince sağlam kuramayan her çalışma veya adım, kendisini cihadi olarak nitelese de bazı istenmeyen akibetlere uğrama konusunda çaresizdir. Çünkü Allah ve Rasulü’ne itaat yitirildiği oranda Allahu Teala’nın yardımı da yitirilir. Tevhid konusunda eksik davranmak ise Allah ve Rasulü’ne en büyük itaatsizliktir. Yeryüzünde dini hakim kılacak ve bu dini en güzel şekilde temsil edecek olan Taife’nin ilk vasfı Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesi ve menheci üzerinde olmaktır. Bu akide ve menhec ise maalesef bugün birçok Müslüman arasında bilinmemekte, yaşanmamakta ve hatta bunun bilinmesine yönelik çalışmalara bile öfkelenilmektedir. Şüphesiz bu ancak Allahu Teala’nın düşmanlarının işine yarayacak bir ihmal ve öfkedir. Çünkü bu asıldan yoksun olan fert ve cemaatler, kolaylıkla dağılmaya, yenilmeye, fikir değiştirmeye müsaittirler. Cihad gibi zorlu bir amelin gereklerini asla hakkı ile yerine getiremezler.

....... Bizler burada sözü fazla uzatmadan sizlere Allahu Teala’nın lütfu ve yardımı ile hazırlamaya gayret ettiğimiz bazı çalışmalarımızı sunmak istedik. Amacımız kendimizi kanıtlamak, sonu olmayan bir tartışma ortamına girmek, mü’min olsun, kafir olsun insanlara haksızlık yapmak ve hevalarımızı tatmin edebilmek değildir. Bunlardan da Rabbimize sığınırız. Amacımız teşvik edebilmek, hakkı ve sabrı tavsiye edebilmektir. Bizler de Allahu Teala tarafından yaratılmış birer beşeriz. Hatalardan masum olmadığımız gibi kamil vasıflara da sahip değiliz.

....... Hazırlamış olduğumuz ve Rabbimiz bizler hakkında öyle dilemişse, ilerde hazırlamaya gayret edeceğimiz çalışmaları belli bir program içerisinde sunmaya gayret ettik. Şüphesiz başarı, yardım ve hidayet Allah’tandır. Rabbim hidayetten nasibi olanlar için bu işimizi kolaylaştırsın. Bizlere hidayet etsin ve yardımından mahrum eylemesin, Allahumme amin.

.......“Biz ancak Allah’a güvenip dayandık. Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında Sen hak ile hükmet. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” (7 A’raf/89)

 

Velhamdulillahi Rabbil Alemin


CiHAD VE YOLUMUZ CENNET!

Tarih: 13:34, 17/5/2009


Hamd ve Şükür Allah’adır. Ancak O’ndan yardım ve af dileriz, hidayet verici olan Allah’dır. O’nun hidayet ettiğini kimse saptıramaz ve saptırdığına da kimse hidayet edemez. Allah’tan başka ilah yoktur, onun eşi ve benzeri yoktur. Muhammed(sav) O’nun kulu ve elçisidir.

Allah(cc) şöyle buyuruyor:

“O Allah ki ondan başka ilah yoktur, gaybı da bilir şehadeti’de, O Rahman’dır, Rahimdir.” (Haşr/22)

Ben Ebu Abdurrahman (Ali Öztürk) Ş.Urfalıyım gençliğim G.Antep’de geçti ve sizlere inşallah kısaca G.Antep’deki hayatımı dile getirmek istiyorum. Küçüklüğümden bu yana çok ilginç bir hayatım oldu, cahiliye döneminde Küfrün içinde her şeyden razı idim. İnsanların arasında bir gereksiz idim günlerim boş işler ve Dünyevi konular ile geçmekte idi. Hayatımda ne Namaz ne Oruç ne ilim ile alakalı bir şey yoktu.

17 Yaşıma kadar Şeytana hizmet ettim ve Rabbime binlerce şükürler olsun ki bir gün karşıma “Âlemlerin Rabbine Övgüler Olsun” bir kardeş çıkıverdi ve beni İslam’a tek olan “Âlemlerin Rabbine” davet etti.

Hamdolsun yaratana ki ben İslam’ı kabul ettim ve bu Muvahhid kardeşimin derslerine katıldım. İlk öncelikle Kuran-ı Kerim dersi aldım sonra Tevhid, Üç Esas diye diye İlmi derecemi genişletmeye başladım. Küfür’de zaman Su gibi akıp geçiyor idi ama kalbim buruktu İslam Âlemindeki Müslüman kardeşlerimin, bacılarımın başına gelen olaylardan.

Bir süre sonra Evlendim ve Rabbim bana kız çocuğu nasip etti adınıda Ayşe koydum. İçimde her zaman bir eksiklik hissediyordum ve bu eksikliğin rabbimin yolunda sefere çıkmak olduğunu fark ettim. Cihad’a katılmadan önce bu ilmi almam gerektiğini fark ettim ve bir kaç Muvahhid âlimden Cihad baresinde kitab okuyordum, bu sırada hem Cihad ilmimi geliştiriyordum hemde Cihad beldesine yol arıyordum. Yüce Rabbime hamd olsun kısa bir süre sonra bana fisebilillah kapısı açılmıştı çok heyecanlıydım. Ders halkasında olduğum kardeşler ile bu konuda istişare yapmak istedim ve bu konuyu bir diğer ders gününde ortaya yani kardeşlerime acdım.

Elhamdulillah müslüman kardeşlerin hepsi Cihad’ın önemini bana anlatmışlardı ve hepside Allah onlardan razı olsun “Git kardeş yolun açık olsun” dediler.

Cihad’a Yolculuk

“Ey iman edenler!
Size, sizi acı azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi?
Allah’a ve Resulü’ne inanır,
Mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz.
İşte bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”

( Saff/10-11)

Bu resim forum yapısı için yeniden boyutlandırılmıştır. Gerçek Boyut için Buraya tıklayın. Resim Boyutu;

Rabbimin yolunda seferimi gizli tutmam gerekiyordu, ailemin haberinin olmaması gerekiyordu. Babam ve ailem bu tür konulara yabancı idi ve karşı idiler. İslam’a girdiğimde ailem bana sen ne yapıyorsun deli misin, mecnun musun böyle namaz böyle yaşantımı olur dediler. Elhamdülillah ben hiç birine aldırmadım ve yoluma devam ettim. Gün geldi çattı aileme yurtdışına çalışmaya gidiyorum dedim inanmadılar ama inanmak zorunda kaldılar?

G.Antep Otogarından 2 bilet almıştık ihvanımızdan Ebu Muhammed’de karar vermişti Cihad’a çıkmayı ve birlikte yolculuğa çıkmayı karar verdik.

Uzun bir otobüs yolculuğundan sonra İran’da bir Ensar kardeşin evine gitmiştik, aman Allah’ım neydi burası böyle? Ensar kardeşin evinde dünyanın birçok beldesinden mücahit kardeşler gelmişti ve buradan tertib yapılıyordu Afganistan’a. Şimdi daha net bir şekilde anlıyordum mücahitlerin bizlere en çok “Sabır,Sabır,Sabır” demelerini. Günlerimiz küçük bir odada İbadet ve Zikir ile geciyordu ve birde ne oldu Host’da Almanyalı mücahit kardeşimiz Saad (rahimehullah) İşgalci Haçlı üssüne Amel-i İstişhadi gerçekleştirmişti. Allah Subhanehu ve Teâlâ kardeşimizin amelini bereketli kılmıştı koskoca beton yığını İslam düşmanlarına mezar olmuştu. Tertibimiz hazırlanmıştı uzun bir yürüyüş’ten sonra dağlık arazilerden geçip Afganistan’a girmiştik. Allah’ın davası kolay değildi, İslam’ın yolunda olmak gerektiğinde bu din için ölmek demektir. Bulunduğumuz bölgeden bir Pick-up kiralayarak gideceğimiz bölgeye doğru yol alıyorduk. Uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra bölgemize ulaşmıştık. Bizleri mücahit kardeşler samimi bir şekilde karşıladılar, kalacağımız eve doğru gidiyorduk ve bir Ensar kardeşin evinde kalmaya karar verildi. Uzun zamandır belli özlemini çektiğim Cihad beldesine ulaşmıştım bugün benim için bayramdı. Ensar’ın evinde Ebu Muslim kardeş ile karşılaşmıştık hemen birbirimize sarıldık ve dertleştik. Ebu Muslim ( Allah ondan razı olsun) bizlere Amel-i İstişhadi hakkında davet yapıyordu. Uzun ve güzel bir davet’ten sonra Şahadet eylemine karar vermiştim. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra ben ve Ebu Muhammed her Müslüman’ın üzerine farz olan askeri eğitimi almaya gitmiştik. Yani cihad ve savaş hususunda ciddi olan Müslüman savaşma için tedbirler alması gerekir, ona dair teçhizat satın alır.

Çünkü savaşmada ciddi olan mücahit, savaş eğitimi görür, bir kamptan veya çadır eğitiminden geçer. Böylece hazırlıklı olması gerekir. Kısaca nasıl ki namazın sahih olabilmesi için abdest şartsa, abdest olmadan namaz kılınmıyor ise hazırlık yapılmadan da cihad olmaz. Çünkü hazırlık cihadın şartıdır. Eğer bir Müslüman hazırlıksız bir şekilde bir savaşa katılacak olursa günahkâr olur. Şurası da bir gerçek ki eğer Allah’ın başarı nasip etmesi ve zafere ulaştırması olmazsa kulun savaşa hazırlıklı olması veya sayının çokluğu herhangi bir şey ifade etmez. Mücahid savaş için hazırlanmalı ama zaferin Allah’ın tevfiki ile olacağını bilmelidir. Bu hususta Ebu Derda diyor ki: “Sizler amellerinizle savaşıyorsunuz.” (Yani kişinin ameli salih ise savaşta başarılı olur, salih değil ise başarısız olur). Günah işlemek mağlubiyet sebeplerindendir.

Bu hususta yüce Mevla şöyle buyurmaktadır:

“İki topluluk karşılaştığı gün, içinizden savaştan yüz çevirenlerin yaptıkları bazı günahlardan dolayı şeytan ayaklarını kaydırmak istemişti.” (Ali İmran/ 155)

Bir mücahit silah kullanmayı öğrendikten Rabbi ile ilişkilerini düzeltmeli. Mevla ile olan bağlantımızı kuvvetlendirmeliyiz, O’na yalvarmak ve O’na tevekkül etmeliyiz. Yani hem sebebe başvurmalıyız hem de neticeyi Allah’tan beklemeliyiz. Şayet bizler sadece Allah’a tevekkül eder, hazırlık yapmaksızın savaşa gidecek olursak silahsız savaşa giden gibi oluruz. Bu dinen caiz değildir.

Sebeplere başvurmamak Rasulullah’ın Sünnetine ve İslâm dinine muhalefet etmektir. Peygamber efendimiz (sav) sebeplere başvurur ve Allah’a tevekkül ederdi. Sebeplere başvurmamak sünneti terk etmektir.

Askeri eğitim süresinde baya zorlanmıştım, ama Allah Subhanehu ve Teala’nın rızasını gözettiğimiz için bu bana sabır veriyordu. Sizlere şimdi askeri kamptaki günlük eğitim programını sunuyorum.


SAATLER UYGULAMALAR
04.00-04.30_____04.00-04.30 Kalkış ( Sabah Namazına hazırlık)
04.30-05.00_____Sabah Namazı
05.00-06.00_____Sabah Zikir ve Kuran
06.00-06.10_____Sabah Zikir ve Kuran
06.10-08.00_____Sabah Kahvaltısı (1 Bardak Çay ve Kuru Ekmek
06.10-08.00_____Sabah Sporu
08.00-10.00_____Teori Askeri İlim
10.00-12.00_____Pratik Askeri İlim
12.00-12.15_____Öğlen Yemeği (Sulu Patates veya Pilav)
12.15-13.00_____Öğlen Namazına Hazırlık
13.00-13.30_____Öğlen Namazı
13.30-14.30_____Öğlen Uykusu (Kaylule)
14.30-16.30_____Hafif Otomatik Silah Eğitimi
16.30-17.00_____İkindi Namazına Hazırlık
17.00-17.30_____İkindi Namazı
17.30-18.00_____Zikir
18.00-19.00_____Akşam Sporu
19.00-19.15_____Akşam Yemeği (1 Bardak Çay ve Kuru Ekmek)
19.15-19.30_____Akşam Namazına Hazırlık
19.30-20.00_____Akşam Namazı
20.00-21.30_____Fıkıh, Akaid, Hadis Dersi
21.30-22.00_____Yatsı Namazına Hazırlık
22.00-22.30_____Yatsı Namazı
______22.30_____Yatış
Her Mücahid’in gece 1-2 Saat Nöbeti bulunuyor. (Ribat).



00.00-02.00 veya 02.00-04.00 İntikal (Gece Yürüyüşü Dağlarda)

İstişhadi Evi

“İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için kendi nefsini feda eder. Allah kullarına karşı şefkatlidir.” (Bakara/249)

Ebu’d-Derda ( r.a)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Üç sınıf insan vardır ki, Allah( c.c) onları sever,onlara güler ve onları müjdelemek ister.

Bunlardan birincisi: Bir grup düşman belirdiğinde tek başına onunla savaşır. Ya öldürülür veya Allah (c.c) ona kâfi gelir ve onu muzaffer kılar. Bunun üzerine Allah (c.c) şöyle der: “Şu kuluma bakın! Benim için nasıl sabrediyor.”

Bunlardan ikincisi: Güzel hanımı, yumuşak ve sıcak yatağı olan kişinin geceleyin kıyam etmesidir. Allah (c.c) şöyle der: “Şehvetini terk edip beni zikrediyor, hâlbuki istese uyur.”

Üçüncüsü ise; kafile ile birlikte seferdeyken, herkes geceleyip uyurken, seherde; darlıkta ve bollukta kıyam eden kişidir.” (Mecmeu’z –Zevaid:2/255)

Askeri eğitimi hamdolsun bitirdim ve İstişhadi Evi’ne geçtim. Buradaki kardeşler zamanlarını rabbime İbadet ve Zikir ile geçirmekteydiler. Bulunduğum ortamın atmosferi çok farklı idi. Şu anda Dünyanın en zengin insanı Microsoft’un sahibi Bill Gates ve onun mal varlığı Allahualem 85 Milyar $ buluyor, eğer o tüm varlığını ortaya koysa bu atmosferi kimseye yaşatamazdı.

Evimizde dünyanın çeşitli beldelerinden kardeşler bulunuyordu Said Kurdi, Ebu Muslim ve Türkiye’nin dört köşesinden gelen muvahhid Müslümanlar. Hepimiz Rabbimize dua ediyorduk bizlere bereketli amel nasip etmesi için ve gün geldi çattı Said Kurdi kardeşimizin tertibi hazırlanmıştı. Aramızdan ayrılması biraz hüzünlü oldu ama elh. kardeşimiz rabbine kavuşmaya gidiyordu.

Aradan 2 gün geçtikten sonra Ebu Muslim tertibi hazırlanmış ihvanımızdan onu almaya gelmişlerdi. Vatanımdan aynı mahalleden tanıdığım Can dostum bizden ayrılıyordu beni baya etkilemişti bu olay, o kardeşimize son dileğimiz Rasulullah (s.a.v) bizden selam götürmesini istedik. Tarih 31.Mayıs.2008 gösteriyordu İslami Cihad İttehadi Şahadet Tugayı’ndan aslan kardeşimiz Said Kurdi Celalabad’da İşgalçi Haçlı askeri konvoyuna Amele-i İstişhade’yi gerçekleştirmişti küffar bu operasyon’da ağır darbe almıştı cehenneme gönderilenler arasında üst rütbeli bir subay vardı.

Bu resim forum yapısı için yeniden boyutlandırılmıştır. Gerçek Boyut için Buraya tıklayın. Resim Boyutu;

04.Haziran.2008 tarihinde kanını ve bedenini İslam Hilafeti yolunda mübarek ruhunu Rabbine adayan Ebu Muslim Host’da İslam düşmanlarına ağır darbe indirmişti. Bu mübarek operasyon’da 100 üzerinde küffar ve onların yardımcıları Cehenneme gönderilmişti. Allahuekber rabbim iki kardeşimizin de amelini bereketli kılmıştı. Bizlerde bu güzel haberler ile motive oluyorduk ve rabbimize bol bol dua edip bize kardeşlerimiz gibi bereketli amel nasip etmesini diliyorduk.


İslam Ümmetine Vasiyetim

Ey Kardeşlerim!

Şunu bilmemiz gerekir ki gerçekte din uygulama ve ameldir. İnanılması gereken ise şudur:

Ecel kesindir rızık taksim edilmiştir. Herkesin ölüm oku hedefe isabet edecek ve her nefis ölümü tadacaktır.

Allah yolunda iki ayağı tozlanan kişiye rabbim cehennem ateşini haram kılar. Allah yolunda Cihad için bir dinar infak edene, bunun sevabı yedi yüz ya da yedi yüz bin dinar olarak kendisine yazılır.

“Şehit Allah katında gerçekten diridir.”
(Bakara/154)

Ruhları yeşil kuşların içinde olup, cennette diledikleri yerde konaklarlar. Onların ruhları arşa asılı kandilleri olan yeşil kuşların içinde, cennette istedikleri gibi gezerler. Şüphesiz şehidin tüm günah ve hataları bağışlanacaktır. Şehid, ailesinden 70 kişiye şefaat eder. Kıyamet gününde büyük korkudan emin olur. Şüphesiz o ölüm üzüntüsünü hissetmez, mahşerin korkunç ve korkulu anlarını yaşamaz. Ölümün sarhoşluğuna ve şiddetli sıkıntısına rağmen şehide, ölümü sadece bir çimdik acısı kadar hisseder.

Ey kendisine farz olan savaştan yüz çeviren insan. Allah’a yemin ederim ki, dünyada istediğine kavuşmakla ebedi ahiret mutluluğunu kaybettin. Savaştan kaçmanın, cesur yiğitlerin savaşlarında bulunmayışın, Allah yolunda mal ve can ile cimri davranmanın sebebini keşke bilseydin.

Bu resim forum yapısı için yeniden boyutlandırılmıştır. Gerçek Boyut için Buraya tıklayın. Resim Boyutu;

Dünya’ya meyletmenin sebebi uzun yaşama arzusu mu?

Sevimli bir çocuk, kerim olan bir dost, sıcak bir arkadaş, güzelliği ve çekiciliği olan bir zevcenin sevgisi mi yoksa?

Yüksek mevkiler, ihtişamlı köşkler, şık bir giyim veya lezzetli bir yiyecekten başka bir şey midir?

Seni rabbimin davasından alıkoyan bunlardan başka bir şey değildir. Rabbinden seni uzaklaştıranda bundan başka bir şey değildir. Allah’a yemin olsun ki cihatta ileri atılman ömrünü kısıtlamayacağı gibi, ondan geri kalmanda ömrünü artırmaz. Ölümün sarhoşluğunu unutma ey günahkâr. Canın çıkmasının korkusu çok büyüktür, ama farkında değilsin. Kabrin öyle bir azabı var ki, ondan ancak salihler kurtulur. Orada sorgulayıcı iki meleğin sorgusu vardır.

“Ya melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak.” (Muhammed/27)

Müslümanların kutsal değerleri ayaklar altında çiğnenirken, çocukları boğazlanırken, yaşlılar yakılarak öldürülürken, ülkeler işgal edilirken, mallar gasb edilip mukaddesatlar çiğnenirken sen nasıl rahat yerinde oturabiliyorsun?

Ey Müslüman Kardeşim;

Allah’a yemin olsun ki, bu dünya karar yeri, toplanma ve kaynaşma yeri değildir. Burası öyle bir yerdir ki bugün güldürse yarın seni ağlatır. Seni sevindirirse akabinde seni aşağılar şayet nimetlerin tümü dünyada toplansa helakı seri olur. Bolluk olursa zamanla kıtlığa dönüşür. İhtiyarlatırsa helak eder, aydınlatsa arkasını döner.

Yakınlığı uzak, görüntüsü serap, tatlılığı azaptır. Bu dünya üzüntü, keder, ayrılık, zorluk ve meşakkat, hastalık ve dert, bıkkınlık ve yorgunluk diyarıdır. Asıl şu ki dünya ayıplarını örtmüş, musibetlerini gizlemiş, felaketlerini saklamıştır. Hurafeleriyle aldatmış, yalanlarıyla kandırmıştır. Tuzaklarını kurmuş, ağlarını örmüş, düşüklüğünü mubah kılmış, güzel yönlerini gösterip, çirkin yerlerini kapatmıştır.

Nefsini helakten önce ikaz et. Ayrılmak zorlaşmadan önce nefsini
Onun esaretinden kurtar. Oturduğun yerden kalk. Umulur ki, rabbim bizlere şahadeti nasip kılar. Bu yüce makamdan hiçbir sebep alıkoymasın. Akıllı insan büyük azim için paçalarını sıvayandır. Eğer basiret sahibi isek Cihad’da rabbimin yolunda nasibimizi alırız. Tembelliğe saplanmışsak ayaklarımız kaymıştır demek. Pişmanlığın fayda vermeyeceği vakit pişman oluruz. Firdevs cennetlerinde şehitleri gördüğümüzde ihmalkârlığımızdan ve her şeyin elimizden gitmesinden dolayı pişman oluruz. Allah Subhanehu ve Teâlâ hakkı söyler ve doğru yola iletir.

Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. Allahumme Amin


Yardımıyla İslam'ı izzetli, kahrıyla şirki zelil kılan; emriyle işleri düzenleyen, hilesiyle kâfirlerin aklını başından alan, adaletiyle günlerin geçip gitmesini sağlayan Allah'a hamd olsun. Salât ve selam sevgilimiz, Nebi olarak kendisinden razı olduğumuz son peygamber Muhammed’in, O’nun tertemiz aile fertlerinin ve en hayırlı ümmet olan ashabının üzerine olsun…

“Kim Allah yolunda savaşıp da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” Nisa/ 74

İşgalci Haçlı ve Mürted ANA askerleri ile çarpışma sonucu Ömer Özbeki,Seyfullah Kazak, İmran Özbeki, Ebu Abdurrahman Turki, Ebu Furkan Zaza, Abdulvahab Özbeki, Abdurrahman Turki kardeşlerimizin (inş.) Şahadet haberlerini İslam Ümmetine müjdeleriz.

Şüphesiz ki Mücahitlerimizin Şahadetleri bizim için yaşamdır ve yalnızca Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın sözü en yüce oluncaya kadar Cihad’ı sürdürme konusundaki ısrarımızı arttırmıştır.

Ya Rabbi,

Ellerimizi sana açıyoruz. Bizleri onlardan kıl. Kıyametin kopacağı günde bizleri onlardan ayırma. Bizlere seni bizden razı edecek, sırtımıza ağır gelen ve sıkıntı yaratan günahlarımıza bağışlanma, nefislerimizden sana sunduğumuzda senden bir fazilet ve minnet olarak bizden kabul buyuracağın şahadeti nasip et. Rica ettiğimiz ve umduğumuz şeyde hayal kırıklığına uğratma. Sen rahmet edenlerin en merhametlisisin.

Ey İslam Ümmeti;

Her Müslüman’ın Cihad için kolları sıvaması, cihad’a koşması, ordu ve seriyyeleri hazırlaması, infakta ve bağışta bulunması, Rabbi için oyalanmadan canını vermesi gerekir. Yaya veya araçlı, sıhhatli ya da hasta olarak Rabbimizin yolunda cihad’a çıkmalıyız. İslam Düşmanları ile cihad için ilk önce biz atılmalıyız. İblis’in aşağılık dostlarının üzerine, İslam’a girinceye kadar veya aşağılanmış bir şekilde cizye verinceye kadar yahut canlarını bedenlerinden çıkarıncaya ve başlarından taçlarını alıncaya kadar büyük ve coşkun bir ordu ile gitmeliyiz.

Her birimizin gürültüye sebep olan silahlarımız ile gecelemesi, baharı olan bir savaş için çarpışma ile sabahlaması gerekir. Tüm esir ve dertlilerin kurtuluşu için caba göstermemiz, şirk sancağının taşıyıcılarını ve yardımcılarını ortadan kaldırmamız, silahların uçlarını küfür davetçilerinin üzerine koyup gizledikleri örtüleri yırtmamız, müşrik ve kâfirlerin kanıyla günahların pisliğinden ve necasetinden temizlenmemiz gerekir.

Rabbimin yolunda her Mücahidin sloganı şu olmalı:

“Ey Muhammed [sav]) Artık Allah yolunda savaş. Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. (Seninle birlikte savaşmaya…) Umulur ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle size zarar vermelerini önler). Allah'ın gücü daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.” Nisa / 84

Ve Allah’ın şöyle dediğini hatırla:

“Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.” Tevbe /39

Allah’ın vaat ettiği zafer yakındır, Şüphesiz Allah’ın vaadi doğrudur. Tek olan Allah’a güven, sonsuz kuvvet sahibi Allah’a kimse karşı koyamaz.

Ve Kim Allah’a güvenirse, Allah ona yeter.
Gerçekten Allah vaadini yerine getirecektir!


Ve Allah’ın şöyle dediğini hatırla:

“Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rabbleri yanında kendi fazlından onlara verdikleri ile sevinç içerisindedirler. Onlara arkalarından henüz kendilerine ulaşmayanlara da hiçbir korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler.” Ali-İmran/ 170

Orada! İşte orada cennetin kapıları açılır tahtı yükselir, taçları konur, yaşıt sevgili Huriler ortaya çıkarlar. Yiğitler ölümün acı tadını tattılar, fani hayatı baki olan hayata karşılık sattılar. Ondan sonra hiç susamayacakları şahadet kaynağına varıp ondan içtiler. Ticaretleri kar etti ve en mutlu insanlardan oldular.

Rabbimizden bu kardeşlerimizi Cennetle mükâfatlandırmasını, kanlarını ve bedenlerini mübarek kılmasını İslam Ümmetine aydınlatan bir ışık olmasını temenni ederiz.



iSLAMi CiHAD iTTiHADİ
04/12/1429
02/12/2008
Salih Dualarınızda Bizleride Unutmayın!

BENİM ADIM BAĞDAD

Tarih: 19:36, 7/4/2009

BAGHDAD... BENİM ADIM BAĞDAD BENİM ADIM BAĞDAD MUTLU YAŞADIM HAYATIM'DA DEĞERLİ TAŞLARLA DOLU PALMİYELER ALTINDA BANA BÜYÜK DİYARI DERLERDİ VAKİT NE KADAR HIZLI GEÇİYOR... IŞIK BAŞKENTİ DERLERDİ BANA ALLAH'IM HER ŞEY KAYBOLDU... ADIM BAĞDAD VE BEN DÜŞTÜM. .. ADIM BAĞDAD ÇİRKİN PRENSES VE KİRLİ YÜZ OLDUM ŞEHRAZAD BENİ UNNUTTU BİR DİLENCİ GİBİ YAŞADIM DOZERLERİN ALTINDA TANKLARIN ALTINDA SİLAH SESLERİN ALTINDA ...... ADIM BAĞDAD BÜTÜN RUHLAR İÇİMDE KAÇMIŞ BİTMİŞ GÜZELLİĞİME AĞILIYOR YANAN YANGINLAR KAYALAR ALTINDA RUHUMU ÖLDÜRDÜLER .... BENİM ADIM BAĞDAD BİNBİR GECE MASALLARI ARTIK KİMSEYİ İLGİLENDİRMİYOR HER ŞEYİ YIKTILAR HER ŞEYİ YOK ETTİLER HER ŞEYİ VURUP ÖLDÜRDÜLER. BENİM ADIM BAĞDAD KENDİM GİBİ TEK OLAN İNSANLARLA YAŞARIM TIPKI HALKIM GİBİ VURULUP TERK EDİLDİKLERİ GİBİ YÜZ ÜSTÜ BIRAKILDIKLARI GİBİ ARKALARINA DÖNÜP BAKMADIKLARI GİBİ GEÇMİŞTEKİ SÖZLER VE SADAKATLAR GÖZ YUMULUP SİLİNDİĞİ GİBİ DİRİ DİRİ BENİ TOPRAĞA GÖMDÜKLERİ GİBİ ARTIK BEN VE SEN BAĞDAD BEN VE SEN BAĞDAD BİR BİRMİZLE YAŞAMKTAYIZ. BEN VE SEN BAĞDAD İKİMİZ KALDIK KİMSLER İLGİLENMİYOR ARTIK NE SENİN YANAN GÖNLÜNLE BAĞDAD NEDE BENİM YARALI VE KİRLİ OLAN YÜZÜMLE TERKETTİLER BİZİ BAĞDAD TEREKTTİLER SON NEFESİMİ SENİN KOLLARINDA VERMEK İSTİYORUM BAĞDAD SENİN GİBİ BÜYÜK GÖNLÜM OLMADI DAYANAMADIM BAĞDAD İZİN VER BANA HEP KÖTÜ GÜNÜMDE KUCAK AÇTIĞIN O KOLLARINDA SON NEFESİMİ VEREYİM. GÖZLERİNE BAKA BAKA VEDA EDEYİM BAĞDAD SAKIN AĞLAMA BAĞDAD SAKIN AĞLAMA BAŞIN DİK OLSUN BENDE AĞLADIM BAĞDAD. GÖZ YAŞLARIM AKARKEN BAŞIM DİKTİ EĞİLMEDİ BAŞIM EĞMEDİM SEN BANA ÖĞRETTİN MERTLİĞİN SÖZDE DURMANIN ADAMLIĞIN DOSTLUĞUN SAHİBLİĞİN AŞKI VE SEVGİYİ SONSUZ OLDUĞUNU BENİM ADIM BAĞDAD HERKESLER TARAFINDAN TERK EDİLEN BAĞDAD İZİN VER KOLLARINDA ÖLEYİM. ÖLEYİM ÖLEYİM ÖLEYİM ..

Ümmetin İmtihanı Gazze

Tarih: 10:11, 23/3/2009

Üç arkadaş, televizyonun karşısına oturmuştu. Az sonra haberler, Filistin mezalimini ciğerleri tutuştururcasına, yürekleri dağlarcasına sunuyordu. Gözler çeşme olmuş, gönüller ahu zar içinde figan eyliyordu. Her biri ruhen Gazze sokaklarındaydı. Dua silahıyla zalimin, Siyonist vahşetin tepesine ebabil misali lanet ateşini saçıyordu. Minik bebekleri arkalarına alıyor, bedenlerini siper ediyordu ölüm kusan bombalara… Ah, acziyet ne acı şeydi! Ya Allah’a imanın verdiği tahammül olmasaydı, dayanılır mıydı bunca bela ve musibete? Mazlumca ölüm, şahadetle ebediliğe yol vermeseydi kaldırılır mıydı onca çile yükü? İhanet çemberinin daralttığı bir alanda varlık mücadelesi veren Aksa’nın çocuklarının dramını duygusal figürler haricinde ibret ve hikmet tablosu olarak okumak mümkün değil miydi? Belki de ümmet, Gazze şehrinde “ Allah yolunda cihad ve sabredenlerin ayrışma” imtihanını veriyordu. Dünyevi cazibelerin, mala tamahın, mevki tutkusunun, rızık endişesinin, evlat mazeretinin kaskatı kıldığı kalpler nedamet ateşinde yandıkça yanıyor; tevbe gözyaşlarıyla yıkanıp yumuşuyordu. Ümmetin keyfiyetçe çokluğunun kuru bir avuntu olduğunu öğretecek kemiyetin gerekliliği kendini okutuyordu Filistinli bebeğin kanlara boyanmış nazik bedeniyle… Bu düşüncelerden Yusuf’un seslenişiyle sıyrıldı, Mustafa.
Yusuf:
— Artık, dayanamıyorum! En katı kalpleri bile sızlatan bu tabloları kan çanağına dönmüş gözlerimizle daha ne zamana kadar seyredeceğiz. Hep ah vah etmekle mi kalacağız, şer kazanına vampir iştahıyla atılan mümin bedenleri, minnacık bebekleri gördükçe. Neden düşmanımız, çokluğumuza rağmen bizden ürkmüyor. Üzerimize üzerimize geliyor. Peygamberimiz, kilometrelerce uzaktan korkumuzun düşman kalbine sineceği müjdesini vermemiş miydi? Cahit:
— Evet, Yusuf kardeş! Her birimizin hali bir diğerinden farklı değil şu tüyleri ürperten, kanımızı iliklere kadar donduran mezalim karşısında. “İzzet Allah’ın, Peygamberin ve müminlerindir; lakin münafıklar bunu bilmezler.” Ayeti Allah tarafının daim galip olacağı müjdesiyle bir hakikat terkibi olarak önümüzde durmaktadır. İyilik ve hayrın Allah’tan, kötülüğün ve şerrin nefsimizden olduğunu unutmayalım. Bir de yaşananları sebepler perdesini aralayarak Kuran’ın nurlu ayetlerinin ışığında hikmet gözüyle okuyalım. O zaman iyice göreceğiz ki imtihan bir mihenk taşıdır. Ebede aday olanların kıymet derecelerini belirlemektedir. Ebu cehil gibi kömür ruhlular ile Ebubekir Sıddık gibi cevherleri ayrıştırmaktadır. Bu arada İbni Selül misali ikiyüzlülük maskesine bürünmüş nifak ehlinin de tabiatını deşifre etmektedir. Yusuf:
— Benim kastım bu değil. Elbette imtihan hakikati İsrafil’in sura üfüreceği ana kadar devam edecektir. Kulluğa mebni yaratılan bizlerin “ Allah’a baş eğmek için ilahlaşan otoritelere karşı tevhidi bir bakışla baş kaldırmamız” sorumluluğunun en önemli kısmıdır. Anlamadığım şu: Neden “Müslüman’ım!” diyen milyonlarca Müslüman varken işgale, sömürüye, ezilmişliğe, ölüme, katliama maruz kalanlar biziz. Bir gün Afganistan, sonra Çeçenistan, derken Irak ve şimdi de Filistin… Yarın sıranın bize gelmeyeceği ne malum? Kan, barut, gözyaşı… Dağlara dönüşen çile yığınları hep bizim payımız mı, demiyorum. Müminlerin korku, açlık, mal ve canlardan eksiltilmekle sınanacağı gerçeğine imanım tam! Çığlımızın, feryadımızın arşa yükseldiği; tepkilerimizin sokaklara, meydanlara taştığı bir demde rüzgârımızın zulüm ağacını devirmemesi neden? Konuşulanları dikkatle dinleyen Mustafa, hafifçe yerinden doğruldu. İki arkadaşına yönelirken bakışları Yusuf’a kaydı ve:

-Yusuf Kardeş! Sana hak vermemek elde değil. Gazze, aslında ümmetin imtihanıdır. Müslümanlar bir vücudun uzuvları gibidir, demiyor mu Allah Resulü(s.a.v)? Acı ve sevinçte ortak bir paydaya sahip olan bizlerin bir yanı Kerbela’ysa bugün diğer yanımız Gazze’dir. Sadece bir feryada dahi imdada koşmak bizim için farz iken Filistinli müminlerin feryadını işitmemek zaten olmaz. O vahşet tabloları, şahadet parmağı zulme şahidlik edercesine inmeyen mazlumlar, bebelerin ruh eriten görüntü ve çığlıkları bizi bizden alıp götürmektedir. Ölüm kusan topraklardaki kimi manzaralar ise olayı nasıl algılamamız gerektiği noktasında önemli ipuçları vermektedir. Cahit:
— Mustafa Abi! Burayı biraz daha açabilir misin? Yaşananlar dünyanın gözü önünde cereyan etmiyor mu, olayı göründüğünden daha farklı nasıl algılayalım? Mustafa:
— Evet, kardeş! Her şey şahitlerin şahitliği önünde yaşanıyor. Olayı bir de imtihan ve iman açısıyla değerlendirmeliyiz. İbrahim (a.s), korkunç bir ateş yığınının içine atılırken emrine amade yedi gökleri aşıp gelen meleğe: ‘ Seni bana gönderen beni görmüyor mu?’ ‘Evet, görüyor.’ ‘ O halde hasbunallah ve nimel vekil!’ Olayı teslimiyet ve tevekkülle karşılayalım. Tevekkül, sadece olayları Allah’a havale edip beklemek değildir, tevekkül ateşi gül bahçesine ve serinliğe dönüştüren İlahi nusreti çabuklaştırmaktır. Üzerimize düşeni eksiksiz yapmak zaten boynumuzun borcu, insanlığın gereği, iman kardeşliğinin yardımlaşma şuurudur. Korkaklık ve zillet elbisesine bürünmüş idarecileri hatırımızda tutarken yapılması gerekenler noktasında duyarlılığımızı ve aktivitemizi zaten korumalıyız. Yusuf:
— Allah razı olsun, Mustafa Abi. Bazen duygusal yoğunlaşma bildiğimiz gerçekleri unutmamıza yol açıyor. Peki, başka nasıl bakalım, gelişmelere?
— Zaten ben de sözü oraya getirecektim. Malumunuz şeriat, İslami yaşamın görünen yüzü yani ibadet şekillerini ve muamelatı kapsar. Bu iman cephesinin kabuğudur. Bir de kendisine hakikat ve marifet dediğimiz iç boyut var, İlahi vahyin kılavuzluğunda mümin kul olarak yürürken. Marifet Allah’ı kalp ve ruh boyutuyla kavramadır. Bu kavrayış, olaylardaki manevi dinamikleri oluşturur. Manevi dinamikler de bizleri manen besler. Takvayı her türlü gayri İslamiliğe kalkan yapar. Davranışımızın doğru yönünü bize gösterir. İşte İslam düşmanlarının, küfür cephesinin korktuğu İslami kimlik burada belirir. Yoksa şekil de kalmış, kalp ve ruhu manen beslemeyen bir dindarlığın şirk sütunlarını İbrahim gibi devirme özelliği yoktur. Küfrün elebaşları ve haramzadelerin korktuğu “ Fitne ve fesat kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar mücadele etme” aşkını ve kararlılığını pekiştiren öz dindarlıktır. Tevhidi itikadın kalpte manevi dinamikler oluşturmasıdır. Burada aklıma gelmiş üç olayı zikredeyim. Cahit:
— Hıı! Demek ki iyice bildiğimiz halde bazen göz ardı edebiliyormuşuz önemli hususları. Bu da gösteriyor ki gündemimizi dinimiz belirlemeli ve de gelişmeleri sağlıklı değerlendirmeliyiz. Neyse Mustafa Abi sen devam et!
— Allah razı olsun, Cahit Kardeş! Hz. Peygamber’in(s.a.v) vefatından sonra Müslümanlar İran’ın fethi için sefere çıkarlar. Bu sefer esnasında bir sahabe korkusuzca ve mızrağını yere vurarak İran komutanının çadırına girer. Başı dik bir halde komutanın yanına varır. Komutan hayretler içinde kalır ve: “Seni böyle cesur kılan nedir?” diye sorar. O sahabe: “İslam!” “ Peki, buraya niçin geldiniz?” “ Kulları kulluktan kurtarıp Allah’a kul etmek için.” “ Bu yalın ayaklı halinle benden korkmuyor musun, neyine güveniyorsun?” “ Behey, gafil! Ölümü kurtuluş bilen, şahadeti en yüce mertebe bilen senden korkar mı?” İşte İslam’ın fetih anlayışı ve izzetli davranışın semeresi!
İkinci olay, günümüze aittir. Bir yazıda okumuştum. Bir ülkede İslami çabaları sebebiyle bir genç gözaltına alınır. Artık işkenceler, dayanılmaz bir hale gelmiş. İşkencenin şiddetiyle oradaki sorgucuya sorar: “ Biz daha ne kadar bu çileyi çekeceğiz. Bizim de dinimizi engelsiz yaşayacağımız günler gelmeyecek mi?” cevap oldukça manidardır: “ Ne zamanki bizim kadar mesai yaparsanız!” Cennet bedel bir hizmetin âşıkları olan bizlerin Allah yolundaki samimi uğraşlarımızın İslami zaferi getirmemesi mümkün mü?
Üçüncü olay ise bizi yüz yıl öncesine götürüyor. Nasıl ki şu an zalim ABD Irak’ı işgal etmiş. Yüz yıl önce onun babası İngilizler de bu işgali ve eziyeti yaşatmıştı. Beş vaktin ezanıyla Iraklılar, cemaat için camiye akın ederler. Günübirlik süren bu hal, işgalci İngiliz komutanın dikkatinden kaçmaz. Tabii bu arada epey korkmuştur. Çünkü ona göre insanların yükselen sese icabet edip toplanmaları işgale karşı doğal bir örgütlenmeyi oluşturur. Bu endişesini işbirlikçi bir komutana açar: “ Bu ses nedir?” “ Ezan!” “ Ezan ne demektir?” “ Müslümanların namaz çağrısıdır.” “Peki, niçin topluca gidiyorlar?” “ Bizde cemaatle namaz kılmak faziletli sayılır.” “ Topluca ibadet, işgali sorgulayacak bir örgütlenmeyi getirir o halde.” “ Haa! Komutan bir şeyler olmaz. Müslümanlar dinlerini sadece şeklen yaşıyor. Yani gelenek halini almış bir ritüeldir, ibadet onlar için. Korkmanıza gerek yok. Yalnız, şu ezandaki sözlerin hakikati tam kavransa, Müslümanlar ezan ve sair ibadetlerdeki İlahi hikmeti anlasa şu yeryüzünde değil İngiliz Sömürge İmparatorluğuna hiçbir zalim dikta ve batıl düşünüşe yer kalmaz!” Ezandaki ruhu anlamamaktan gaflete sevinen İngiliz komutan: “ O halde şunlara söyleyin! Günde yirmi kez ezan okusunlar.”
İşte böyledir! Ne zamanki biz İslami bir hayat sistemi bilip imanımızı dilimizden kalbimize oradan da pratiğe taşırsak Üstad Bediizzaman’ın dediği gibi “ Hakiki imanı elde eden kâinata meydan okur.” Ayrıca yüce Allah, rüzgârımızı(kuvvetimizi) dağıtmamamızı şöyle ferman buyuruyor:
“Allah'a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. Bir de yurtlarından refahtan şımarıp-azıtarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve (halkı) Allah'ın yolundan alıkoyanlar gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır. O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: "Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım" demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu (karşılaştı) o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: "Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan da korkuyorum" dedi. Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır. Münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar şöyle diyorlardı: "Bunları (Müslümanları) dinleri aldattı." Oysa kim Allah'a tevekkül ederse, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.”( Enfal: 46–49)
Yusuf:
— Allah razı olsun! Umarım cümlemiz böyle bir anlayış ve kanaate sahip olur. Musibet, zorluk ve mazlumiyetimizi doğru değerlendirecek bir kavrayışa erişiriz. Hem artık geç oldu, kalkalım.
Üç arkadaş, Gazze’deki kardeşlerini ve onlar için yapabileceklerini düşüncesiyle evlerinin yolunu tuttular.

İBRAHİM DAĞILMA

Sehadet

Tarih: 17:20, 21/3/2009

Nur topu gibi bir evlada gebeydi 1978’in o kanlı, o ateşli günlerinde İran. Sancıların artması, doğumun yaklaştığını müjdeliyordu iman dolu yüreklere, zulme direnenlere ve dimdik ayakta durmasını bilenlere. Bu heyecanla kaynıyordu İran sokakları. Halk kabına sığmıyor, aşkla, hasretle bekliyordu o günü. Bitmeliydi bu çile, dinmeliydi acılar. Mazlumun ahı, darmadağın etmeliydi şahı…

Canlardan akan kanlar, insan olanın nefretle andığı eziyetler bitmeliydi artık. Yıllardır vatanından uzakta, sürgün hayatı yaşayan Rehber yurduna dönmeli, halkıyla kucaklaşmalı, beklenen kutlu güne hazırlık yapılmalıydı. İslam bayrağı göndere çekilmeliydi.

Ve 1 Şubat!.. Tarihin kara sayfalarını gömmeye başlayan sımsıcak günlerin incisi. Ayetullah Humeyni’yi vatan topraklarına kavuşturan gün. Milyonlarca coşkulu, sevinçli, gözü yaşlı İran halkı… Bayram günü heyecanıyla doldurmuşlardı önderlerinin geleceği alanı. Onu, yılların ayrılığını unutturmak istercesine, anaların evladını, güvenli bağırlarına bastıkları gibi basmak ve bir daha bırakmamacasına sarmak için bekleşiyorlardı saatlerce yollarda. Ne mutlu direnenlere! Ne mutlu Allâh için canından, evladından ve sevdiklerinden vazgeçerek sabırla mücadele edenlere!...

İşte görülmüştü İmam, karanlık zulmün sisli bulutları arasında, yeni güne merhaba diyen bir güneş gibiydi. Pırıl pırıl parlıyordu yüzü. Adeta hamd ediyordu Rabbine her uzvu. Sevinç gözyaşları sel olup akıyordu caddelerde. Mutluluk nidaları yükseliyordu gökyüzüne. Şenlik için her şey tamamdı. Doğmalıydı artık nurlu bebek yeryüzüne.

Kocasını yitiren gelin, evladını kaybeden anne, bacaklarından olan baba ve ümidini hiç yitirmeyen çocuk kalbinde yeşermeliydi bu sevda. Tükenmeyen imanlar, dökülen kanlar, yitirilen canlar aşkına bitmeliydi acılar, işkenceler ve ölümler. Allâh-u Ekber nidaları doldurmalıydı gökleri. Tüm dünyanın karşısında dikilip, onurla başlar dik tutulmalı, ABD ve İsrail gibi şeytan yuvalarına meydan okunmalıydı. Kanlı gözyaşlarıyla beklenen bebek, yüreklere şifa dağıtmalıydı.

Şehitlerin, sakat kalanların, öksüz ve yetimlerin, dul ve boynu büküklerin gazası mübarek olsun artık!.. Takvimler, üzerindeki kötü izlerden kurtulmak istercesine şiddetle atarken tek tek yapraklarını, 11 Şubat 1979’da takılı kaldı zaman. İşte beklenen gün bugündü. İmam’ın yayınladığı bir bildirinin ardından, doğmuştu nurlu bebek! Tüm putlar yıkılmış, İslam bayrağı dalgalanmaya başlamıştı o günde. Çok acılı ve sancılı bir bekleyiş olsa da, tarifsiz mutlulukla gelmişti İran Müslümanlarının kucağına. Bir şenlikti, bir kurtuluştu İnkılap…

Ama o da ne!... Tek dişli canavar hala doymamıştı masum kanı içmeye. Kanlı gözlerini dikmişti müminlerin üstüne. Kardeşi kardeşe kırdıracak, yediği amansız balyozun darbesinin intikamını almak için çarpışacaktı. Beslediği kargayı salıverdi, minik ama yürekli yavrunun üzerine. Korkunç, şiddetli, kanlı ve dayanılmaz koskoca 8 yıl kılıç biledi İslam Cumhuriyeti adlı bebeğe. Fakat o yılmadı, korkmadı, yüreği Allâh aşkıyla dolu olarak mücadele etti zalimle. Büyüdü… Büyüdü… Küfrün karşısında, her geçen günde, gücüne güç, kalbine iman katarak yürüdü. Kışkırtmalara, dayatmalara, şeytani tuzaklara kulak tıkayarak, sadece ülkesinin değil, dünya Müslümanlarının sevgi ve desteklerini de ardına alarak meydanlarda göründü…

İnkılabın yıl dönümü, önce İranlı Müslüman kardeşlerime, ardından da tüm dünya Müslümanlarına hayırlı olsun diyor, bu uğurda mücadele veren Müslümanların da, Allâh’ın var ve yardımıyla, zafer şerbetiyle şereflenmesini diliyorum. Rabbim bizleri yalnız bırakmasın.

***

İran, mübarek zafere henüz kavuşmuşken, sinsi ve şeytani emellerin kötürüm ellerini yine yakasında buluvermişti. Kutlu zaferin daha üçüncü yılında, onlar Saddam zalimine boyun eğmemek için tüm güçleriyle mücadele ederken, bir başka Şubat, kara bir kabus gibi çöküverdi Hama’nın üzerine. Can, mal ve namus güvenliği alındı elinden. Küçük çocuklar, yaşlı kadınlar, eli silah tutan yiğitler… Hepsi de kendilerince alıyordu bu zulümden nasibini. Korku ve şiddetle kardeş olan yürekler, her düşen bombada, her atılan kurşunda, ölümü beklemenin hüznünü yaşıyorlardı. Zaman ağır ağır ilerlerken, zulüm yüzünü çok öncelerden göstermişti. Suları ve elektriği kesildi canım Hama’nın. Neden diye sormadı aklı selim hiç kimse!.. Çünkü biliyorlardı ki, müşrikler, zalimler, diktatörler… ve kafirler, Müslümanlara tahammül edemiyorlar. Allâh’ın dinini yaşayan herkesi yok etmeye çalışıyor ve ellerinden gelmeyeni ayaklarıyla, silahlarıyla, yahut aynı yalaktan su içtikleri yandaşlarıyla halletmeye çalışıyorlar.

Hama!.. Manen ve iklimen sıcak şehir!. (Hama sıcak demek). Nice alimleri ve mücahitleri bağrında yetiştiren ilim kenti! Müminlerin bıkmadan, korkmadan zalimin karşısında dikilerek mücadelesine tanıklık eden mekan!.. Tahammül edemediler, sindiremediler manevi havanın yüceliğini ve güzelliğini. Binlerce Müslüman’a mezar kılmak istediler seni. Bağrında yetiştirdiğin mücahitlerinden korktular, nefeslerini kesmek, seslerini kısmak için uğraştılar ve başardılar.

İşte yanıyor Hama!.. Göz gözü görmüyor, yükselen çığlıklar, korkunç sessizliğin koynunda kayboluyor. Ve yalnızlığa gömülüyor Hama!.. 30.000’den fazla Müslüman katlediliyor. Merdiven basamaklarında, anasının kucağında, sokakta, yatağında veya bir bardak suyunu içerken susturuluyor binlerce insan. Geriye dönüp bakmadan, vicdanlar sızlamadan…

‘Çöken damlar, sarkan balkonlar, yerlere yıkılan elektrik direkleri. Muz kabuğu gibi ezilmiş ağaçlar, patlayan borulardan akan sulardan oluşan çamur deryaları, bataklıklar… Kubbeleri yerde yatan camiler, yıkılmış minareler. Asfaltlar gözükmüyor, çünkü ters yüz olmuşlar.’ (Orta Doğu Çıkmazı-Cengiz Çandar) Yıkık binalardan, sokaklardan taşan cesetler. Kuşları ötmeyen, maviyi unutmuş gökyüzü…

Ah şehit Hama!.. Tarihe kara bir sayfa, benzersiz bir katliam, acısı dinmeyen bir yara olarak kazındı yaşadıkların. Masumların, günahsızların, müminlerin şehadeti kar kalmayacak onların yanlarına. O an yaşananlar, katledilen Müslümanlar, hiçbir zaman silinmeyecek hafızalardan. Üzerinden 25 yıl geçmesine rağmen silinmediği gibi. Hep hatırlayacak, Allâh düşmanlarının, zaman, mekan, isim veya suretleri değişse de, zihniyetlerinin değişmeyeceğini her daim haykıracak ve onlara karşı uyanık olmaya çalışacağız.

Rabbim, Hama katliamının sorumlularını ve Müslümanların nice bölgelerde, nice eziyetlere katlanmalarına neden olanları kahretsin!

***

Zamansız sisli bulutlar kaplamıştı gökyüzünü. Önce arsız bir helikopter sesi duymuş, ardından gelen kahredici sessizliğin anlamsızlığı içinde kıvranmıştı. Başını pencereden uzattığında, dışarının ürkütücü suskunluğu, yollarda yığılan insanların garip kıvranışları dehşete düşürmüştü beynini.

Sokağa fırlamak için davrandığında, kafesteki kuşun can çekişen haliyle toslaşan bakışları, burnuna gelen iğrenç kokunun da etkisiyle donuklaştı sanki. Kardeşinin kolundan tutup, dışarı attılar kendilerini. Yollarda koşmaya çalışırken ortalığı kolaçan ediyor, yürümeye mecali kalmayan, kusmaktan gücü tükenen insanları gördükçe anlamaya çalışıyordu olanları.

Gökyüzü neredeyse başlarının üzerine kadar alçalmış, kara kollarıyla insanları sarmaya çalışıyordu adeta. Gözlerinin bakmaktan yorulduğunu, görüş açısının daraldığını hissediyor, tüm kuvvetiyle ovabildikçe ovuyordu. Rüzgarı kontrol edip ters istikamete doğru olabildiğince hızlı gitmeye çalışırken, kardeşinin duraklamasıyla sendeledi.

“Gözlerin kan çanağı gibi kıpkırmızı olmuş…” İnekler, koyunlar, köpekler, kuşlar ve insanlar tek tek yerlere yığılıyordu. Daha fazla dayanamayan çocuklar, yaşlılar ve zayıflar yol kenarında sıralanmış, gelecek ölümlerini beklerken inliyorlardı. Anlamıştı genç kız başlarına gelen felaketin ne olduğunu. Zalim Saddam ve uşakları, ‘napalm bombası’ yağdırmıştı üzerlerine. Binlerce insanı acımadan, sessizce ve kısa sürede ölüme mahkum etmişti alçaklar. Daha fazla dayanamadı dizleri, bırakıverdi kendisini. Gitgide hafiflediğini, sisli bakan gözlerinin iyice karardığını, başının döndüğünü ve boşlukta sallandığını hissetti…

O ve onun gibi beş binden fazla Kürt halkı katledilmişti üç dört saat içinde. On binden fazla yaralı, acılı ve binlerce kör halk bırakmıştı katliamının ardından Saddam. İran’la savaşının sekizinci yılında, kininden, insansızlığından, zalimliğinden ödün vermeden kan kusturmuş, genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden binlerce insanı katletmişti Halepçe’de.

Yıllar yılı çekmedikleri eziyet, acı kalmayan Kürt halkı, ABD desteğinde ve Saddam’ın elinde, hiçbir zaman unutulamayacak bir soykırımın kurbanı olmuştu. 16 Mart 1988’de yükseldi bu kez de sessiz çığlıklar gökyüzüne. Dünya kınadı yaşananları kendince. Ama Halepçe’de binlerce can kurban edilmiş, suçlular ellerini kollarını sallayarak, meydanlarda mazlumlara kafa tutmaya devam etmişti. Ve tarih yine göstermişti ki, Müslümanlar, mustazaflar her zaman ezilmeye çalışılacak ve yok edilmeleri için her şey mubah sayılacaktı.

Mazlum kanı hep tatlı geldi sömürgecilere, zalimlere, diktatörlere ve Siyonist zihniyetlere… Onlar kan içtikçe susuzlukları arttı, zulümleri tükenmek bilmedi. Küçücük yavruların, kadınların, yaşlıların ve gençlerin canlarının hiçbir değeri olmadı yanlarında. Kendi ırklarının, kendi inançlarının ve kendi menfaatdaşlarının (daha doğrusu Müslüman düşmanlarının) dışında kimseyi görmedi gözleri, görmüyor ve görmeyecek de…

Halepçe’de bir katliam yaşandı, 16 Mart 1988’de…Saddam ve yönetimi yargı huzuruna çıkarılmadı… Hesap sorulmadı… 5000’den fazla Kürdün, Asurinin ve Halepçe’de yaşayan diğer insanların öldürülmesinin hesabı sorulmadı… Bu olay tarihe ‘Halepçe Katliamı’, ‘Halepçe’de Kürt Katliamı’ olarak, kapkara harflerle yazıldı. Diğer katliamların unutulmadığı gibi, bu da unutulmayacak, milletler özgürlüklerini elde edinceye, dilediklerince inançlarını yaşayıncaya kadar mücadelelerini sürdürmeye devam edeceklerdir. Çünkü dünyanın her yerinde Müslümanlara, zayıflara eziyet, işkence ve katliam devam ediyor.

Ve Lübnan’da… Ve Filistin’de… Ve Afganistan’da… Ve Somali’de…

Tüm kayıpları rahmetle anıyor, böyle acıların yaşanmamasını yüce Mevla’dan niyaz ediyoruz.

Selam ve dua ile.



{ } { Sonraki Sayfa }